|
|
|
Haftanın Öyküsü
PAYDAŞ MUTLULUĞU

“En
iyi buğday yarışması”na senelerdir katılan bir çiftçi, büyük ödülü o yıl da
kazanmıştı. Yarışmayı izleyen gazeteciler, Çiftçiden bu başarısının
sırrını öğrenmek istediler.
Çiftçi,
bunun sırrının, kendi buğday tohumlarını komşularıyla paylaşmasında yattığını
söyledi.
Gazeteciler bu cevaba çok şaşırdı; bir gazeteci şu soruyu yönetti çiftçiye:
Onlar sizin rakibiniz olarak yarışmaya katılıyorlar. Buna rağmen, ne diye
tohumlarınızı onlarla paylaşıyorsunuz?
Çiftçi:
“neden olmasın? dedi, bilmiyor musunuz, rüzgar olgunlaşmakta olan buğdaydan
poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu bakımdan, komşularımın kötü buğday
yetiştirmeleri demek, benim ürünümün de iyi olmaması demektir. En iyi buğdayı
yetiştirmek için komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmelerine yardımcı olmam
gerekiyor”.
Bir Sonraki Öykü Haftaya
|
|
Haftanın Kitap Özeti
SİZE
BİR MİLYON DOLAR VERSELER ELİNİZDEKİLERİ VERİR MİSİNİZ?
Niçin
hemen şimdi durup kendi kendinize ne halt etmeye üzülüp duruyorum ? diye
sormuyorsunuz? Büyük bir olasılıkla sizde bunun ne kadar önemsiz ve gereksiz
olduğunu fark edeceksiniz.
Özetin Tamamını Okumak İçin
Tıklayın
|
|
“ÖZNEL AKLIN POLİTİK VECHESİ OLARAK BİLİM ”
İnsan-bilim ilişkisi çağlar boyunca oldukça sorunlu bir konudur,
moderniteyle birlikte bu ilişkinin daha sağlam temellere kavuştuğu inkar
edilemez ama bu dönemin de -özellikle metodolojisinden kaynaklanan-
kendisine özgü önemli sorunları vardır. Öznel aklın bir çabası olarak
ortaya çıkan modern bilim(bilimsel bilgi), “tabiatıyla” indirgemeciliğe
meyletmiş, bu ise insan-insan ve insan-tabiat ilişkisinde bütüncül bakışı
yerle bir etmiş, hakikat(wisdom) arayışından kopan bilim (ve onun somut
ürünü teknoloji) pek çok durumda çıkar odaklı isteklerin ve bu istekleri
sürdürme kapasitesini artıran “iktidar”ın en önemli araçlarından biri haline
gelmiştir.
Yazının Devamını Okumak İçin Tıklayın |
|
Basından |
Deneme |
|
“AZ-İZ”LERIN İZINDE
-Sarıkamışta Bir Yürüyüş-
“Haftaya
bir program var, katılmak ister misin dediğinde bir arkadaşım, ne yalan
söyliyeyim o günkü ruh haliyle, vereceğim olumsuz cevaba geçerli bir mazeret
bulma telaşına kapılmıştım. “Olabilir”li, “belki”li ucu açık ifadeleri peşpeşe
geveledikten sonra davetin “ tarihi Sarıkamış olayı için yapılacak bir yürüyüş
olduğunu öğrendikten sonra müthiş bir heyecana kapıldım. Nutkum tutulacak gibi
oldu, hayatımın en gerçekçi teşekkürlerinden birini bu sırada kullandığımı
sanıyorum.
Hayatımın herhangi bir Pazar gününü özel kılan bir duygu selinin
sürükleniyordum sanki. Haftanın diğer günlerinden benim için Perşembeyi önemli
kılan duygunun aynısını yaşıyordum bir kez daha. Gaz lambalarının fitilini
söndüren elektiriğin yaşadığımız yere geldiği gün takvimler Temmuz ayının
Perşembesini gösteriyordu. Çok önemli olduğunu sandığım olayların yılını bile
unuttuğum halde o günün saatini ve dakikasını bile unutmam ne mümkün. Temmuzun
ikisi, saat beşi yirmi beş geçe.
Yazının Devamını
Okumak İçin Tıklayın
|
|
|
FETHİN
KONUŞULMAYANLARI
İstanbul'un fethi gibi dünya
tarihinin akışında yeni bir mecra açmış tarihi bir hadiseyi, her geçen
yıl daha büyük bir coşku ile kutlarken, aynı zamanda, yıllardır
"ezberi" pek bozulmayan böyle bir fetih ve hatta tarih anlayışının
bizi son derece sığ bir bakış açısına hapsettiği yönlerini de görmek
durumundayız.
Fetih kutlamalarının
mutlaka bir heyecan boyutu içermesi kabul edilebilir; ama bunun bir
duygu seline de dönüşmemesi gerekir. Zira, basmakalıp, harcıâlem
yargıların peşine takılıp gitmek, bıktırıcı tekrarı aşmayan yargıları
adeta bir itikat manzumesine dönüştürmek bir yandan fethin manasını
gölgelemekte, diğer yandan bugüne dair içerdiği mesajların hakkıyla
anlaşılmasını geciktirmektedir.
Yazının Devamını Okumak İçin Tıklayın |
|
|
|