Ana Sayfa >> Edebiyat >> Serbest Yazılar

AZ-İZ”LERIN İZINDE

-Sarıkamışta Bir Yürüyüş-

 

“Haftaya bir program var, katılmak ister misin dediğinde bir arkadaşım, ne yalan söyliyeyim o günkü ruh haliyle, vereceğim olumsuz cevaba geçerli bir mazeret bulma telaşına kapılmıştım. “Olabilir”li, “belki”li ucu açık ifadeleri peşpeşe geveledikten sonra davetin “ tarihi Sarıkamış olayı için yapılacak bir yürüyüş olduğunu öğrendikten sonra müthiş bir heyecana kapıldım. Nutkum tutulacak gibi oldu, hayatımın en gerçekçi teşekkürlerinden birini bu sırada kullandığımı sanıyorum.

 

Hayatımın herhangi bir Pazar gününü özel kılan bir duygu selinin  sürükleniyordum sanki. Haftanın diğer günlerinden benim için Perşembeyi önemli kılan duygunun aynısını yaşıyordum bir kez daha. Gaz lambalarının fitilini söndüren elektiriğin yaşadığımız yere geldiği gün takvimler Temmuz ayının Perşembesini  gösteriyordu. Çok önemli olduğunu sandığım olayların yılını bile unuttuğum halde o günün saatini ve dakikasını bile unutmam ne mümkün.  Temmuzun ikisi, saat beşi yirmi beş geçe.

 

Böylesi bir heyecan tufanını bir daha yaşayacağıma hiç ihtimal vermiyordum.  Yanıldım işte. Sarıkamış acısının yıldönümü hatırasına katılacağımız yürüyüşün heyecanını da bütün benliğimi sarmıştı, bir kabre benzeyen dünyamızı aydınlatan elektiriğin geldiği ilk günün heyecanının aynısı bir kez daha yaşıyordum yeniden.   Bu yürüyüş başkalarında  belki bir ritüelin tekrarı olacaktı,  belki Kars gibi avutucu mekan ve imkanların son derece kıt olduğu  bir yerde bir Pazar macerası. Can sıkıntısını hafifletmek için, farklı bir etkinlik ya da.

 

Küçümsemek ya da hafife almak için bu yargıya varmıyorum. İnsanın kendisiyle bir şekilde ilgi kuramadığı olay ya da kişilerle sahici bir bağlantı kurması pek mümkün olamıyor. Ben, böyle biryürüyüşe katılarak büyük dedem Şükrü’nün yıllarda çarpıştığı dağların yamaçlarında ondan hayali izler arayacağım, gördüğüm her bir ağacı, onun mevzilenmiş çam olabileceği ihtimaliyle bir başka seyredeceğim. Merakımı tahrik eden o kadar soru beynimi istila ettiki bir anda, kesin olarak hiç birinin karşılığını bulma ihtimali olmasa da, yine de Türkiye’nin başka bir yerinde değil, bu mecalsiz sorular yine de bu dağların, tepelerin ya da düzlüklerin uzandığı bu coğrafyada  bir anlama kavuşuyor benim için.

 

O yerler neresiydi dedemin babama onunda bizlere  naklettiği olayların geçtiği vadilerin, tepeciklerin, düzlüklerin zellece denilen mevki ya da köyün yerini bilen olur muydu?  Gidenlerin bir daha geri dönmediği savaş günlerinde  askerliğini biraz daha geciktirme yollarını arayan babasının niyetini anladığı anda doğruca askere koşan benim büyük dedem şükrü,   fiyakalı general Enver paşa ile nerede karşılamıştı, hangi uzak tepedeki karartıyı görüp “bu nedir” diye sormuştu Enver paşa dedemim de içinde olduğu bir bölük askere.  Bir Rus askeri mevzisi olduğunu öğrendiğinde “o adamları alaşağı edin derhal!” emrini nerede ve hangi dağın yamacını işaretleyerek vermişti? Toy bir adamın emrine çaresiz uyup, ölüme kaç yağız delikanlı yürümüştü bile bile.

 

Şükrü dedeme ve onun en yakın arkadaşı Halil’e  siperlik eden sarı çam ağacı duruyor muydu, yol güzergahımızda görüş alanımızın içinde bir yerlerdemiydi acaba­? Evet bütün ihtimallerin mekanında bir yürüyüş yapacaktık ama hiç bir hatıraya dair en ufak bir kesinlik duygusu yaşamadan.

 

Bir vatandaş olmanın ötesinde, Sarıkamış dağlarında kaptığı soğun ektisiyle kötürüm kalan ve yaşamının yirmi yılını bu şekilde geçiren bir  adamın bu gün ismini taşıyan bir  torunu olarak, daha doğrusu bir büyük unutuşun faili olarak kendimi her zamankinden bir kat daha  suçlu hissettim.

 

Yakın tarihe ait, kanlı canlı bir savaşa dair hiç bir şey bilmemenin ezikliği bir insane ceza olarak yetmez mi.   İnsan, büyük hadiselerden sonra sahih bir iz, işaret arıyor. En zayıf bir ihtimale dayanan bilgiye bile ihtiyaç duyuyor, dört elle sarılmak istiyor insan.Yok işte yok. Ne bir iz, ne bir fotoğraf ne bir bilge ihtiyar çehresi…. Bu civarlarda olmayacak biliyorum.  

 

Hiç biriyle karşılaşma ümidini en baştan kaybetmiş olarak, neyi anacakmışız biz, neyi hatırlayacakmışısızki!. Pazar günkü yürüyüşü daha anlamlı kılsın diye sarıkamış üstüne bir kitap okudum, okumaz olsaydım. Tam bir malumat çöplüğü. Başlığın dışında etkileyici bir yan yok: Sarıkamış Beyaz…

 

Yazar, belliki üç beş kitap karıştırmış, bir sürü laf kalabalığına kurban gitmiş sarıkamışın o cetin, “donmuş” hazin tarihi. Osmanlının son dönem savaşlarını uzun uzadıya anlatmış ama sarıkmamışa bir türlü “gelememiş”. Kitabında malumat ve ruh olarak gelemediği  gibi cismende  zahmet edip  sarıkamışa gelmemiş belliki.

 

Yürüyüşün iki gün öncesinde, Cuma günü yapılan kamu söyleşilerindeki “sarıkamış belgeseli”ni seyrettim son bir umut olarak. Sunucu  genç, karlı hafif rüzgarlı bir gün seçmiş belgeseli yapmak için. Sarıkamış dağlarında, olay yerinde yani, elinde mikrofon bu genç sarıkamış belgeseli sunuyor güya. Sarıkamış esrarının üzerindeki perdeyi azıcık kaldıran, savaşın detayına ait bir meçhule ışık tutan sadra şifa hiç bir  malumat kırıntısı bile içermeden bitti belgesel. Anlaşıldı ben yine dedemden naklen babamın anlattılarıyla başbaşa kalacğım.  Sunucu bilmem kaç kere acı, acıklı vb. Kavramlarını kullandı, sesini her seferinde daha bir hüzne büründürerek.

 

Evet ortada büyük bir acıdan fazlası var gerçekten. Büyük bir kaç acı. Sarıkamış’ta binlerce vatan evladını bir hülya için feda etmek bir acı ise, bu gün Sarıkamış’ı anlatmak için tekrarı aşmayan üç beş cümleye sığınmak başka bir acıdır ve hatta büyük bir vebal.  Adem Çaylak’ın  sarıkamış yürüyüşünü telefonda hatırlattığında duyduğum heyecan, bu andan itibaren utanç karışımı bir üzüntüye dönüştü.

 

Pazar günü rektörlükten belediye otobüsleriyle gidecekmişiz. Sabahın sekizinde atkı, bere dağıtıltıktan sonra Sarıkamış’a hareket edilecekmiş. Sarıkamış’ın meşhur soğuğundan o kadar bahsettiler ki, sırf bu yürüyüş için cumartesi gün yün atkı ve bere satınaldım. Söylendiğine gore Kars’ta bu yıl iklim alışıldık olmadık kadar ılıman geçiyormuş ama sarıkamış Karsa hiç ama hiç benzemezmiş. Pazar sabahının üşüten ayazına rağmen güneşli hava karsta mevsimine gore o günün oldukça sıcak geçeçeğini gösteriyordu. Rektörlüğün önündeki yarım saatlik bekleyişimiz esnasında bile hava farkedilir bir derecede ısındı. Otuz kırk öğrenci, akademisyen olarak da, Mehmet Dikkaya, Cavit  Yeşilyurt, Selahattin Gültekin, ben, yeni araştırma görevlilerimiz  Onur ve Hüseyin’in de içinde olduğu bir grupla Sarıkamış’a istikametine hareket ettiğimizde, abartılı bir tedarikle yola çıktığımızı düşünüyordum.

 

Yaklaşık bir saat sonra yürüyüşün başlayacağı noktaya ulaştık. Bir çadır kurmuşlardı, bizden once ulaşan kafilenin bir kısmı çadır   içinde çay kuyruğundayken  diğer bir kısmı plastik bardaklardaki çaylarını dışarıda yudumluyordu. Bulunduğumuz nokta bile soğuktan dişlerimizi takırdatıyor, acımı acı bir ayaz nefesimizi buharlaştırıyor. Sigara içenlerin dumanları ile içmeyenlerin buharlaşan nefesleri nerdeyse tanınmayacak kadar karışmış bir manzara gösteriyor, sigara dumanları biraz daha koyu gri olmasından farkekilebiliyor ancak. Daha henüz yürüme menzilimizdeki Allahü ekber’in bir kolunu teşkil eden dağın en aşağı noktasında tırmanma hazırlığındayken, Sarıkamış soğuğunun bir efsane olmadığını, kuvvetli giyecekle yola çıktığımız  için ne kadar akıllılık ettiğimizi anladım.  Bu soğuk havada şimdilik içimizi ısıtan yanlız bir şey vardı: Kırmızı bere ve atkıların oluşturduğu görüntünün sadeliğinde gizlenmiş safiyet. Dağların kardan beyazı da bu manzarayı pek güzel pek güzel aksettiren bir arkaplan oluşturuyordu.  

 

Birazdan meclis başkanı ve bir bakanda yürüşün bir bölümüne katılmak üzere buraya geleceklermiş, ne ala. Hoş gelir safa getirirler ama biliyorum ki resmiyetin adım attığı her yerde, şundan bundan konuşmalar üzerine kurulan gündelik hayatın o sıcak atmosferi bir anda değişir, öyle de oldu, meclis başkanımızın çadır önünde belirmesiyle, ikili sohbetler bir anda bıcakla kesildi sanki, ona doğru bir hareketlenme birlikte de  resmiyetin ciddiyetine geri dönmüş olduk. Sekiz on kilometrelik yolun bir kilometrelik bir  kısmını geride bıraktığımız noktada meclis başkanı herzamanki akıcı uslubuyla günün anlam ve önemine dair bir kaç dakikayı geçmeyen bir konuşmasının sonunda Mazeret beyan ederek yolun geri kalan kısmını yürüyemeyeceğini habercilerin kameraların bakarak ifade etti. Bundan sonra, sanırım bir iki televizyon kameramanından yanlız biri yolun sonuna kadar yürümeyi göze aldı, İstanbul’da tavan arasına sıkışmış  kedi ve kopek haberi yapmak  için de ayırmaları gereken vakte ihtiyaçları vardı demekki!.

 

Üçer beşer kişilik grublarla rotamızdaki yolu yürümeye koyulduk, her adımda sarıkamışın cetin gerçeğini bir nebze de olsa bedenimizde ve ruhumuzda duymaya başlıyoruz. Aşağıda güneşli ve nisbeten sakin görünen hava, dağı yukarıya doğru katettiğimizde sarıkamışın acımasız karekterini bir şamar gibi yüzümüze çarpıyor. Göz gözü görmeyecek fırtına da o dağların bütün karı o anda sanki bizim yüzümüze savruluyor.  Allahü ekber’in ruhu bizim bu dağlardan, gelişigüzel geçmemize izin vermek mi istemiyor, bilemiyorum. “Dur geçme yolcu bastığın bu yer, bir vatan kalbinin attığı yerdir” şiirini, sarıçamların ıslıklarıyla mı besteliyor şehitler. Ey kaari sanada sesleniyorum gelip seninde dinlemeni istiyorum, hiç değilse inanmanı. Bir lisan-ı hafiyle sürekli konuşuyor bu dağlar, dağların nöbettarı sarı çamlar...

 

Çok sıcak geçtiği söylenen bir mevsim de, öyle sert bir iklim hükmediyor ki Sarıkamış dağlarında, o anda yolumuzu bile kaybedebileceğimiz endişesine kapıldığımı itiraf ettim yanımdaki arkadaşa. Başımdaki bere ve boynumdaki atkıyı adeta benden sökerek bir meçhule doğru uçurdu fırtına. Dört bir yani ormanlık bir mevkiide 90 bin insan nasıl donarmış diyenler önyargılarından kurtulmaları için bu dağlara gelsinler. Gelsinde, dehşetli tipinin acı soğuyun bir insanın aklını nasıl iptal ettiğini basiretini nasıl yuttuğunu görsünler…

 

Çarıklarla bu dağlar aşılmaz, üç günlük erzakla böyle bir savaş yapılmaz. Enver paşamızın da kritik kararını vermeden once keşke Allahü ekber’de bir saatlik bir gece yürüyüşü yapsaydı. Mütevekkil anadolu askerinin sesini duyan kim, bitlenmiş asker…çıplak ayaktan farksız soğuğa karşı çarıklar…onar onar yüzer yüzer donmalar başlayınca elde hiç bir tedbiri olmayan subaylar için, tek bir care kalıyor, ölümü şirin ve kutsal göstermek.  Askerlerden hep bir ağızdan bağırmaları isteniyormuş:

 

“Vurun aslanlarım Allah aşkına, ölenlerimiz cennet köşküne”.  

 

Ölümden korkan mı var, asker zaten dünden ölüme teşne. O günlerde ölmek için yol kenarlarında kendine yer arayan askerlerle dolu olduğunu naklederler. O zaten, Sarıkamış’a geldiği gün, sonunu görmüştü:

 

Gittim sarıkamışa soyun dediler

Asker elbisesini giyin dediler

Günlüğün bir öğün tayin dediler

Sormadım buna can dayanır mı

 

Yolun bir kısmında Cavit Yeşilyurt “çok yorgun ve dalgın gözüküyorsun” diye şakayla laf dokundurken ben; “bana anlatılanların bu dağlarlardaki yerlerini hayalimi zorlayarak kestirmeye çalışıyorum,  bu dağlar, bu vadiler benim kişiliğimin haritası, haritada beni bu güne getiren izleri arıyorum” demeyi uygun bulmadım, sadece zoraki bir tebessümle hayalime geri döndüm.

 

Belki de hemen yakınında durduğum sarıçam ağaçlarından biriydi dedemle arkadaşını düşman mermilerinden saklayan. Ikisi de aynı ağacı mevzi tutmuş saatlerce mermi yağdırmışlar. Karşılarında, iyi mevzilendiği için göremedikleri ama kendilerini nişan aldığını çok iyi bildikleri yaman bir Rus askeri sinirlerini gerdikçe geriyormuş. Arkadaşı Halil, dedeme artık sabrının tükendiğini yakın bir çam ağacının arkasına geçmeyi düşündüğünü böylece çapraz ateşle bu adama dersini vermeleri gerektiğini söylemiş. Dedem kabul etmemiş; “Halil yapma adamın boşu yok”, demişse de nafile. Bulundukları sarıçamdan en yakın ağaca geçmek için attığı ilk adımda bir kurşuna hedef olmuş Halil.

 

Her savaşta karşılaşılan sıradan bir ölüm hikayesi değil bu benim için. Adını aldığım dedem Şükrü arkadaşının şehadetine şahit olmuş, bir asker arkadaşlığının ötesinde esrarengiz bir kader karşılaşmasının farkında olmadan. Askerlik dönüşü dedem Şükrü, Erzurum’dan Bayburt’a göç etmiş.  Torununu (babam İbrahim) evlendirmek için kız istedikleri ailenin misafir oasında söz şurdan burdan açılmış,  nihayet Sarıkamış’a gelmiş. Dedem Şükrü tam elli yıl once Sarıkamış’taki arkadaşının şehadetini anlatmaya başladığında, müthiş bir duygusallık hakim olmuş ortama. Zira dedemin şehit arkadaşı Halil, onların askere gönderip 50 senedir haber alamdıkları Halilleriymiş. Onların Halil’i benim anne tarafımda da dedem oluyor yani. Bir dedem öbür dedemin hikayesini hayatında kaç kere anlatmıştır başkalarına acaba?

 

Onur’la sohbet ede ede yürüdüğümüz yolda mesafesinin yarısına vardığımızda öndeki grup sarıkamışa ulaşmıştı. Ben Sarıkamış’ta neredeyse bir asır önceki iki askerin oldukça garip hikayesininden yola çıkarak bir anlam muhasebesinin yoğunluğunu yaşarken, cep telefonum çaldı. Mehmet Dikkaya, gayet muzip bir ses tonuyla; “nasıl dedelerinin izlerini bulabildin mi Şükrü Bey” diye bana takıldı, ben de kinayeli bir karşılık verdim:

 

“Onların izleri” benim işte… Handiyse, yüzyıl sonra onların yolunda yürüyorum, tam olarak farkına varmış olmasam da. Yetmez mi?!

 

                                                                  Yrd. Doç.Dr. Şükrü NİŞANCI

                                                                 

                                      (01.01.2007)

                                                                                                  Kars

 

Ana Sayfa >> Edebiyat >> Serbest Yazılar