“ÖZNEL AKLIN POLİTİK VECHESİ OLARAK BİLİM ”
Şükrü NİŞANCI
ÖZET
İnsan-bilim ilişkisi çağlar boyunca oldukça sorunlu bir konudur,
moderniteyle birlikte bu ilişkinin daha sağlam temellere kavuştuğu inkar
edilemez ama bu dönemin de -özellikle metodolojisinden kaynaklanan-
kendisine özgü önemli sorunları vardır. Öznel aklın bir çabası olarak
ortaya çıkan modern bilim(bilimsel bilgi), “tabiatıyla” indirgemeciliğe
meyletmiş, bu ise insan-insan ve insan-tabiat ilişkisinde bütüncül bakışı
yerle bir etmiş, hakikat(wisdom) arayışından kopan bilim (ve onun somut
ürünü teknoloji) pek çok durumda çıkar odaklı isteklerin ve bu istekleri
sürdürme kapasitesini artıran “iktidar”ın en önemli araçlarından biri haline
gelmiştir.
Şu
halde bilimsel bilginin metodları sorgulanmalı, daha doğrusu, kendisi
dışındaki çok önemli alanları(hukuk, ahlak) zapt etmeye yönelen bilimin
sınırları iyice netleştirilmelidir. Özellikle, bilim ve ahlakın sınırlarının
doğru tespit edilmesi, insanlık için çok önemli bu iki kavramın kendi
mecralarında ilerlemesinin tek güvencesidir. Böylece ne ahlak, bilimin
alanını daraltarak, maddi uygarlığının gelişiminde frenleyici bir etki
doğurabilir ve ne de “deney gücü”nü meşruluk zırhına dönüştüren bilim
ahlakın yerine geçerek “iktidar” aracına dönüşebilir.
“SCİENCE AS POLİTİCAL DİSPOSİTİON OF SUBJEKTİVE RATİONALİTY”
SUMMARY
One of
the controversial issues throughout history has been the relationship
between men and science. There is no doubt that the issue was quite settled
with the rise of modernity. Nevertheless, this period had its own unique
problems especially the problems with methodology. As an outcome of
subjective rationality, modern science tended towards reductionism which
destroyed holistic perspective of man to man and man to nature relationships.
Science of this era and technology as its concrete disposition were diverged
from inquiry of wisdom and instrumentalized for pragmatic interests and
became one of the instruments of power which assures the pursuit of these
interests.
Therefore,
I argue that the methods of science should be questioned and its boundaries
should be clarified given that modern science attempts to capture and
interfere with other fields which are not within its boundaries such as law
and ethics. Clarification of the boundaries of science and ethics would be
the only warranty of the development of these two terms in their own fields.
In this way, neither ethics would be narrowing down the scope of science and
development of material civilization, nor would the science, which turned
the power of experiment into iron-cage of its legitimacy, replace ethics and
turn into an instrument of power.
Giriş
Bilimin
her şeyi kapsaması, her alana el uzatması, her şeyi yorumlaması daha doğrusu
her şeye mihenk teşkil etmesi şeklinde yaygın ama son derece yanlış bir
kanaat vardır. Bilimin sınırlarının bilinmemesi, ahlaktan, gelenek ve
görenekten bağımsız son derece buyurgan bilim anlayışı tüm zamanlar boyunca
belki de modern döneme özgü bir yanılsamadır. Evrendeki tüm olayların gerçek
nedenlerini açıklamada sadece deneye yer veren pozitivist anlayışın, teknik
birikim sağladığı bununda insanı “doğanın efendisi” yaptığı konusunda
oldukça fazla malumata sahibiz. Gerçekten de özellikle doğa bilimlerinin
gelişmesi, gündelik ve teknik işlerin daha ileri boyutlarda yapılmasına
imkan sağlamıştır, artık günümüzde pozitivist bilimin getirisinin neler
olduğunu sayıp dökmeğe yani henüz rüştünü ispat etmediği dönemlerdeki gibi,
ne pahasına olursa olsun pozitivizmi savunmaya gerek yoktur. Pozitivist
bilimin önündeki her türlü engel 19.yüzyıldan bu yana ortadan kalktığına
göre, pozitivist bilim metodolojisinin zayıflıklarını ve böyle bir anlayış
üzerine kurgulanan bilimselliğin getirdiği maliyetleri(olumsuzlukları)
düşünmek daha akıllıcadır.
“Ortaçağ
karanlığı” diye tam da uygun olmayan genelleştirilmiş bir ifadeyi özensizce
kullanabiliyorsak, o zaman modern dönemlerin bazı açılardan kör ve hatta
sersem eden aydınlığını da eleştirme cesaretini kendimizde bulabilmeliyiz.
Çünkü biz bu çağda yaşıyoruz, bu çağın kendine özgü problemlerini de,
yaşadığımız dünyayı inşa eden bilim anlayışının kendine özgü yapısından ayrı
tutarak ele alamayız. Çağın sorunlarını çözüm ararken, Nasrettin Hocanın
evinin karanlık avlusunda kaybettiği iğneyi aydınlık odasında araması gibi,
günümüzdeki sorunlara çözüm ararken “sorunların çözümünü yanlış yerde
arayarak” her şeyden önce vakit kaybettiğimizi bazı durumlarda ise gülünç
denebilecek durumlara düştüğümüzü fark etmek mevkiindeyiz.
Rönesanstan beri yaşanan süreçte, mimari, estetik, hukuk, politika vb.
alanlarda geçmişten radikal kopuş gösteren köklü gelişmeler yaşanırken,
hümanist felsefenin vaat ettiği “her şeyden önce insan, insana göre her
şey” şeklinde özetlenecek ”insanlık durumuna” bir tülü ulaşılamadı.
İnsan-İnsan, İnsan-evren ilişkilerinde yaşanan yabancılaşmalar, “merkeze
alınmış insan”ın teoriden realiteye geçmesinin önünde derin uçurumlar
meydana getirmiştir. Genel çevresini bu şekilde çizeceğimiz sorunla ilintili
olarak, bir ayağı genellemeciğe diğer ayağı indirgemeciliğe basan
pozitivist bilimin handikaplarını, özellikle bilim-iktidar ilişkileri
çerçevesinde tartışarak ele almaya çalışacağız. Bu konuyla ilgili
yorumlara geçmeden önce, pozitivist bilim insanlarının çalışmalarını küçük
görme ya da tahkir etme gibi gizli bir niyet taşımadığımızı belirtmekte
fayda görüyoruz. Pozitivist felsefenin ortaya koyduğu ve onu refere eden
bakış açılarının dünyayı (daha doğrusu olguları) açıklayabilme gücü eskisi
kadar güvenilir olmasa da hala saygıya değer bir yükseklikte duruyor ama
dünyayı anlamlandırma gücü artık kalmamıştır. Pozitivizmin bu anlamda
eleştirileri yapılmıyor değil, lakin, eleştiriler daha çok pratik
uygulamaların aksamalarını sayıp dökmenin ötesine de geçmiyor. Niyet ve
referans noktalarına gönderme yaparak daha köklü kritiklerin yapılması
gerekmez mi? Pozitivizmin sadece tehditlerine maruz kalmış toplumlarda bunu
yapmak kolaydır, teknolojiyi bir güç manivelası olarak kullanan toplumlarda
ise böyle bir köklü kritiğin yapılması bir uygarlığın zayıflıklarını gün
yüzüne çıkaracağı ve hatta uygarlığın meşruiyetini tartışılır hale
getireceği için çok daha zor bir iştir.
Modern Bilimde Metod Sorunsalı Üzerine Genel Bir Değerlendirme: Arayışlar
ve Öneriler
Pozitivist bilim anlayışı, temelde tümevarım yöntemine dayanır, tecrübe ve
deneylerden hareketle bir takım genellemeler yapmak anlamına gelen bu metod
çok eski zamanlardan beri kullanılmakla beraber, asıl 17. Yüzyılda Francis
Bacon’un, Novum Organum (Yeni Mantık) isimli eserinin yayınlanmasından sonra
çok büyük bir ilgiye mazhar oldu. Empiristlerin şiddetle, hararetle
savundukları bu metod, tabiat bilimlerinde bu güne kadar oldukça başarılı
bir şekilde kullanılmıştır. Ancak bu gün empirist düşünürlerin zannettiği
gibi “indüksiyonun (deney sonucu elde edilen sonuçlardan genellemelere
varmak) bize tek ve yegane bilgi sağlamadığı, zira deneylerin insan
duyularının sınırlılıklarından ve gözlem konusu ya da sahasının tamamıyla
ihata edilememesinden kaynaklanan kusurlar içerdiği anlaşılmıştır. Bilimin
katı genellemeci metodolojiyle yol almaya çalışmasıyla, pek farkına
varılmayan bir ortaçağ skolastizmi kendine özgü kisvesiyle adeta yeniden
canlanmaktadır.
Bereket
versin, Karl Popper’in dikkat çekmesi sayesinde, aynı bakış açısının günümüz
biliminin; gözlem ve deneylerin sürekli doğrulamacı yöntemle yapılması ve
kullanılmasıyla Aristocu düşünce kalıpları içine düşmekte ve hatta ortaçağ
skolastizmine benzer bir tekrarcılığa yuvarlanmakta olduğunu anladık. Bilim
dünyası, bu manada, doğrulamacı yöntemin bilimin gelişmesine ve sorun çözme
fonksiyonuna hiçbir katkıda bulunmadığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyan
Popper’e çok şey borçlu. O, tabir yerindeyse, bilim dünyasının gözündeki
merceğin kırma kusurunu gidermiştir.
Eleştirel
bakış açısı içermeyen bilimsel genellemeler ona göre şaşı bakışa neden
olmaktadır. Genel geçer olduğu kabul edilen bilimsel bir önermenin ona göre,
insanın bilgi düzeyi sınırlı olduğu ve olguların tüm yönlerini bir anda
ihata edememesi nedeniyle, zaman içinde yanlışlıkları ortaya konulmalıdır.
Bu güne kadarki tüm tecrübelerden gördüğümüz kadarıyla bütün kuğular beyaz
olması, dünyadaki tüm kuğuların kesinlikle beyaz olacağını garanti etmez.
Gerçekten de Avustralya’da siyah kuğular olduğu keşfedildi. Yani bu güne
kadar bu güne kadar yaptığımız deney ya da gözlemlerle vardığımız
sonuçların, bir gün gelir ki yanlış olduğunu anlarız. Şu halde, bilimsel
çaba, öne sürülen önermenin doğrulunu ispatlamak için değil yanlışlanmasını
mümkün kılan yönlerin ortaya çıkarılması için kullanılmalıdır.
Popper'e
göre normal bilim asıldır ama yanlış olduğu anlaşılan yönleri terk edilir ve
doğru olduğu varsayılan ( fakat yanlışlanma potansiyelini daima içinde
barındıran) başkalarına geçilir. Böylece geleneksel görüşteki, gözlem ve
deney, Tümevarımsal genelleme, Varsayım, Varsayımın doğrulanması, doğruluk
ya da yanlışlığın ispat edilmesi, bilgi şeklinde bilgiye ulaşma süreçleri
olarak kabul edilen bilimsel yöntemin yerine Popper, şu aşamaları koymuştur:
Sorun (problematik), Önerilen Çözüm; bir başka deyişle yeni kuram, Yeni
kuramdan sınanabilir önermelerin tümdengelimle çıkarsanması, Gözlem ve
deneyle yanlışlama girişimleri, yarışan kuramlar arasında tercih yapılması.
(Magee, 1990; 51) Deneme yanılma yöntemi olarak da nitelenebilecek bu yöntem
kısaca şöyle tasvir edilebilir: bilim adamı belli bir sorunla karşılaşınca
yaklaşık olarak bir çeşit çözüm, bir kuram ortaya atar. Bilim (dünyası) bu
teoriyi benimsese bile geçici olarak kabul eder. Çürütülebilir noktaların
ortaya çıkarılması için kuram pek çok yönden eleştirilir. Deneme sonucu
kuramın yanlış olduğu anlaşılırsa kuramdan vazgeçilir.
Ne var
ki, bilimsel ilerleme sürecinin “yanlışlama ilkesi”ne dayalı mantıksal
temeline rağmen özünde Popper’in bilim felsefesi ilerlemeci bir mahiyet
taşır. Halbuki Kuhn, normal bilimin özünde devrimci bir karakter
taşımadığını, bilim adamlarının da bir paradigmayı test etmekten çok ona
sadık kaldıklarını, buna bağlı olarak bilimsel gelişmelerin yapısının
terakümle çoğalmadığını ileri sürmüştür. Ona göre, bilim adamlarının
düşünsel konforla ve hatta genel olarak her topluluk kendisini tehlikeye
düşürebilecek değişikliklere karşı tepkisiz kalmağa meylettiği için,
pozitivist bilimin de doğrulamacı bir istikamette gittiğini ancak mevcut
durumun bir paradigma devrimiyle tamamen terk edilebileceğini ileri
sürmüştü. Mevcut paradigma gelişen olayları açıklayamadığında, bir takım
çevreler, bu paradigmanın şurasını burasını kuvvetlendirmeye çalışırlar,
bunlar yeterli olmazsa normal bilimden çıkılarak kriz dönemine girilir ve
artık düşünsel konfor sağlayan paradigma tamamıyla yara aldığı için yerini
başka bir paradigmaya bırakır. (Acot, 2005; 47, 48) Popperci metod
uygulandığında, bilimde; kesintili, sıçramalı gelişmeler yerine azar azar
ama sürekli gelişmeler yaşanacaktır. Dolayısıyla, aslında Popper'in bilim
anlayışı, kümülatif özellik göstermeyen “paradigma”ya yabancıdır, zira
Yanlışlamacılığın geçerli olduğu yerde her tarafa kök salmış paradigmanın
varlığından söz edilemez. Katı pozitivist gelenek bunun tersine mesela
Newton teorisinin Einstein teorisinde mantıksal olarak içerildiğini ileri
sürer.
Fakat
Kuhn'un bunun tam tersi düşünceleri “bilimsel ilerleme” kavramına ve bu
kavrama yüklenen anlama oldukça uzaktır. Çünkü ona göre salt mantıksal
kavramlara bağlı kalarak paradigmal değişiklikleri açıklamak imkansızdır,
devrimsel süreç rasyonel bir süreç değildir. Bir bilim adamının kullandığı
kavram sistemi içinde bulunduğu kültürün yansımasıdır, Aristo Fiziği,
yalnızca Newton fiziği açısından bakıldığında saçma görülebilir, şu halde,
Kuhn'a göre geçmişteki bilim insanlarının düşünceleri ve kavramları kendi
içinde tutarlı ve saygıya değer olduğunun kabul edilmesi gerekir. Kuhn'un
bilimsel düşüncesinin merkezinde yer alan paradigma kavramının tazammun
ettiği en önemli düşünce, biriken, genişleyen bilim anlayışını geçersiz
kılmasıdır; yeni paradigma eski paradigmanın değerini düşürebilir hatta
tamamıyla ortadan kaldırabilir. Kısaca yeni paradigma nesnelere başka türlü
bakmayı öngördüğü için eskinin daha genişletilmiş bir biçimi olmaktan daha
çok, yepyeni ve eskisiyle kıyaslanamaz bir sistem getirmektedir. Bu yüzden
bir kuram, diğeri tarafından hiçbir zaman çürütülemez. Örneğin, Görecelilik
kuramı Newton dinamiğinin yanlış olduğunu kanıtlamamaktadır, çünkü Newton
fiziği halen bir çok mühendis ve teknisyen tarafından kullanılmaktadır.
Eisteincı bilim, Newton dinamiğini yanlışlamış gözüküyorsa bazı ölçüsüz
Newton’cuların bu kuramın tamamıyla kesin sonuçlar vereceğini iddia etmeleri
yüzündendir. (Kuhn, 2005; 193) Klasik mekanik fizik hesaplamaları için
Newton formülleri hala kullanılmak ama atom –altı fizikte bu formüller işe
yaramamaktadır, işte bu kullanılmaya uygunluk ölçütüdür ki, paradigmaların
kendi başına doğru ya da yanlış kabul edilmelerini anlamsızlaştırmaktadır.
Dolayısıyla onların doğrulanmaları ya da yanlışlanmalarının hiçbir önemi
yoktur. Şu halde doğrulanabilirlik ilkesini savunan mantıksal pozitivistler
ile yanlışlanabilirlilik ilkesini ileri süren Poppercı düşünce kendiliğinden
reddedilmiş olmaktadır. (Kutluer, 1985; 126-129)
Gerek
Popper'in yanlışlamacı yönteminin; bilimsel gelişmenin dinamiğini, bilimle
bilim olmayanın kriterini tesbit etmekte gerekse Kuhn'un, bilimsel
gelişmenin yapısını evrimsel değil devrimsel yapıda açıklayan görüşü bilim
felsefesinde yeni bir çığır olarak kabul edilebilir. Fakat bilimle ilgili
gittikçe derinleşene sorunlar yerli yerinde duruyor ki bunların en başında
“ingirgemeci” yaklaşımı ve bunun doğal sonucu “aşırı uzmanlaşma”
sayabiliriz.
Daha açık
söylemek gerekirse modern bilginin doğasında var indirgemeci yaklaşımın
doğal bir sonucu olan “aşırı uzmanlık”, her meslek grubuna özgü çeşitli
körlükler meydana getirmiştir. Böylece realiteye ilişkin bütüncü yaklaşım
kaybedilerek, parçalar mutlaklaştırılmaktadır, bu ise, insan-doğa
ilişkindeki dengeyi bozduğu gibi, iktidar aracına dönüşen uzmanlık
alanları, insan-insan arasındaki mesafenin gittikçe açılmasına hizmet
etmektedir. Modern dönemlerde söz konusu bu uzmanlık bilgisi, adeta aziz ya
da peygamber edasıyla konuşan uzmanları ortaya çıkarmıştır, bir farkla ki
modern çağ azizleri, bu bilgiye sahip olmayanlara son derece anlaşılmaz bir
dille seslenmektedirler, kullandıkları jargonun bilimsel gerekliliği
fazlasıyla aştığını bile bile. Bu öylesi bir noktaya varmıştır ki, artık
yalnızca uzmanlar ve halk arasında değil, aynı alanın farklı dallarında
çalışan uzmanları arasında bile büyük bir dil karmaşası hüküm sürmektedir.
Haddi
zatında bunda şaşılacak bir şey de değil. Zira indirgemeci ve aşırı uzmanlık
bilgisinden bundan başka bir sonuç beklemek doğru olmazdı zaten.
Araştırmalar ilerleyip daha alt uzmanlık alanlarına yayıldıkça, parçalanmış
evrende herkesin ayrı bir dil konuştuğu Babil Kulesi efsanesi modern
çağlarda adeta gerçeğe dönüşmüş durumda. Babil kulesi yapımında, farklı
işlerin farklı gruplarca yapılmasından doğan bir çeşit içe kapanmanın ilk
defa farklı dilleri ortaya çıkarıldığına inanılır, halbuki günümüzde
uzman-sıradan arasındaki kopuş, uzman-uzman arasında da derinleşmektedir. Bu
kulede ortak kavramlar da kullanılmaktadır elbette ama herkes aynı kavramdan
farklı bir şey anlamakta. Bir kavrama neredeyse insan sayısında farklı bir
anlam yüklenilmesi gerçekten çok korkutucu bir şey. Bu analitik kafa
yapısının ortaya çıkardığı bu süreç, doğanın bir bütün olarak ele alınmasını
imkansızlaştıracak kadar ileri götürülen, nerede duracağı belli olmayan
bir uzmanlaşmayı beraberinde getirmiştir. Bir ormanda yalnızca bir ağaca
hatta o ağacın bir dalına odaklanmaya benzetebiliriz bunu. Bu durumda bir
bütün olarak orman görülemediği gibi neredeyse dallara odaklanıldığı için
tek tek her bir ağaç bile adeta “uzman”ın gözüne bütünsel olarak
gözükmemektedir. Bu çarkın içindeki uzmanlar, hedeflenen gayelerden
habersizdirler ve onlar amaç sanki makinenin işlemesiymiş gibi kendi
kendilerine sadece “nasıl” sorusunu sorarlar ama “niçin” sorusuyla
ilgilenmezler. Niçin sorusu, evrendeki parçaların çokluğundan ve her bir
parçanın işleyiş farklılığından insanı tüm bu parçaların amaçtaki birliğine
götürür.
Şayet
eskilerin fiziği ile günümüz fiziğini karşılaştırırsak ilk dikkati çeken
fark, günümüz fiziğinin birbirine yabancı olan uzmanlıklara bölünmüş
olmasıdır. Ne var ki, dikkat çektiğimiz bu fark sorunun yalnızca en
yalınkat görünüşüdür, zira bu gün fiziğin alt ya da komşu dallarının tümünü
birleştirerek eski fiziği elde etmenin mümkün olacağı düşünülmemelidir. Asıl
mesele, bu günün uzmanlık bilgisini doğuran bilim anlayışıyla kadim düşünce
arasındaki bakış açılarının temelde farklılaşmasından doğmaktadır. Kadim
düşüncede, bütün bilim dalları bütün bilim dalları bir ilkeye bağlanmaktadır
ve bu günkü bilim buna yabancıdır. Aristoteles için fizik, daima
metafizikten sonra gelmektedir, yani metafiziğe bağlıdır. (Guneon, 1979; 66,
67) Modern düşünüş bilim dallarının daha yüksek ilkelerle bağlarını
kopartmaya çalışırken, bu dalların bağımsızlığını koruma bahanesiyle derin
anlamlardan yoksun bırakmaktadır. Az öncede değinildiği gibi, bunun nedeni
bilim adamı kisvesine bürünmüş kişilerin “niçin” sorusuna adeta kasıtlıca
uzak durmalarıdır.
Öznel
Akıl-Nesnel Akıl Ayrımı ve Bilime Yüklenen Anlam
Aşırılaştırılmış biçimleriyle her bir uzmanlık alanı, farklı bir gerçekliğin
kendisini diğer gerçekliklerden koparması, yani parçaların
mutlaklaştırılmasıdır. Bunun daha sonra inceleyeceğimiz bilim-iktidar
ilişkisi üzerindeki etkisi kesindir, çünkü her mutlaklaştırma bir iktidar
alanı anlamına gelir. Sorun, akla yüklenen anlamla ilgili olduğu için
temelde ele alınmalıdır. Son üç beş asırdır özne ile nesneyi bir birinden
koparan düalizmin batı düşüncesinde belirleyici bir rolü burada önem
kazanır. Horkheimer’in de belirttiği gibi akıl sadece özneye ait bir nitelik
sayılmaya başlanmıştır, nesne ise düzensiz karışık bir yığındır, aklın
görevi bu yığını ayrıştırmak, sınıflandırmak, kullanmaktır. Öznel akıl
olarak da nitelenen, mantıksal tutum, parçalayıcı, analitik ve biçimseldir.
(Horkheimer, 1998; 40) Aklın öznel kullanımın panzehiri, nesnel kullanımdır.
Nesnel akıl, öz ile görünüş arasında, özne ile nesne arasında, parça ile
bütün arasında bağlantı kurabilen akıldır ki ancak bu akılla, dünyanın
parçalanmış, bölünmüş halini daha yüksek bir ideal adına kritik edebilmek
mümkündür. Kısaca, indirgemeci mantığı harekete geçiren öznel akıl, eninde
sonunda olasılıkları hesaplama belli bir amaca uygun araçları bulma
kabiliyeti olarak tanımlanabilir.
Öznel
akılla dünyaya bakıldığında hiçbir şey kendisi için değil, onu keşfeden,
tanımlayan özne-insan içindir. Bu kavrayış içinde aklın, uzun bir zaman
sonsuz fikirlerin bilinmesini mümkün kılan anlamı artık yoktur, tersine,
(öznel) aklın temel amacı, öznenin(bireyin) amaçlarına ulaşabilmesini mümkün
kılan metotları bulmaktan ibarettir. Kısaca, amaçların yerine araçları koyan
öznel akıl, birey-toplum-doğa arasında var olan dengeyi temelinden
sarmıştır, modernlik tarihi bu açıdan bir kopuşun tarihine eşlik eder. (Touraine,
1995; 172-175) Halbuki nesnel akılda, ya da aklın nesnel kullanımında,
evrendeki nesneler düşünme kabiliyetiyle ilgili olmakla birlikte onun
ötesinde yer almaktadır. Aklın bu günkü bunalımının temelinde, düşüncenin
belli bir noktadan sonra böyle bir nesnelliği kavrayamaması yatmaktadır, bu
süreç giderek daha da yayılmış, sonunda hiçbir gerçeklik akla uygun gözükmez
olmuştur. Bunun nendi dünyanın düzenini anlamaya yönelmiş nesnel aklın
yerini, dünyanın hareketine odaklanmış öznel aklın almasıdır. Zaman zaman
gazetelerde çeşitli haberler, nesnel aklın yitirildiği bir dünyayı
anlatmaktadır, fillerin ve bazı vahşi hayvanların Afrika’ya uçak inişini
engelledi vb. haberlere yansıyan zihniyet öznel aklın yargısından başka bir
şey değildir. Hayvan burada daima trafiğe engel görülür.
Öznel
aklın ürettiği indirgemeci bilim anlayışına bağlı olarak gelişen ilişkiler
dünyasında, araçlar amaçların yerini almıştır. Bir roman yazılırken sinema
ihtimalleri düşünülmekte, bir sinema filmi yapılırken izlenme oranları
sanatsal kaygından önde tutulmaktadır, kısaca bir zamanlar sanatın,
estetiğin ve bütün bunları sarıp sarmalayan bilimin asıl amacı varlıkların
anlamını açıklamaktı, burada insan adeta dilsiz varlıkların diliydi. Öznel
aklın egemen olduğu bir çağda yaşayan bu günün çocukları, gökyüzündeki ışıl
ışıl aya bakarken acaba ne düşünüyor? Büyük bir ihtimalle gökteki ayın,
yediği içtiği ya da giyindiği şeylerden hangisinin reklamı olduğunu. Şahsi
menfaate aracılık etmeyen hiçbir şeyin değerli, anlamlı olmadığı bir
dünyada; gerçekten şahsi amaç gütmeden nesnel aklın yargılarıyla hareket
eden azınlıkta kalmış bazı insanlara kuşkuyla bakılmaktadır, öznel aklın
sahipleri şahsi bir yarar olmaksızın, böyle davranmanın altında mutlaka bir
sinsilik olduğuna inanırlar. Farkında olsun ya da olmasın öznel aklın
baskısı altında en fazla kalan bilim camiası bilimi en fazla araç haline
getiren kesimdir.
Öznel Aklın
Politik Veçhesi Olarak Bilim-İktidar İlişkisi
Tam da bu
noktada, bilimin, piyasayı kontrol edenler tarafından bir iktidar aracına
dönüştürülmesi üzerinde düşünmek önem kazanmaktadır. Bilimle, iktidarın
belirleyicisi haline gelmiş “piyasa” güçleri ve bu güçlerden en çok
nemalanan kesim arasındaki ilişki gerçekten meraka değer bir konudur.
Batıdaki burjuvanın, modern bilime koşulsuz destek vermesini bu açıdan
dolaysız bir ilgi olarak değerlendirmek ne kadar gerçekçidir acaba? Yoksa bu
desteğin altında, bilim yoluyla burjuvanın iktidarını sürdürmesi isteği mi
yatıyordu? Pozitivist bilimin ortaya çıkması ve yayılmasında, bilimsel
tutku, yaşamını bilime adamış büyük adamlara yapılan vurgu pozitivist bilim
macerasını olduğundan çok daha yüce amaçlara bağlı göstermektedir. Gerçekte
ise, “bilimin ilerlemesi”nin bir dinamiği olan “bilim adamı- iktidar
seçkinleri” ve “bilim adamı-hükümetler” arasındaki karşılıklı yarar ilişkisi
çoğunlukla geçiştirilmiştir. Kıta Avrupasında baştan bu yana bilim
adamlarının çabaları ya da keşifleri seçkinlerin iktidar hevesinden destek
almaktaydı. Galileo, Jupiter'in yeni keşfedilen uydularını Medici yıldızları
olarak adlandırması boşuna değildi. Yeni keşfettiği yıldızlara Medici
ailesinin ismini vermenin, Floransalı patronlar ve kendisi için ne anlama
geldiğini çok iyi biliyordu. Astronomi Medicilere, sahip oldukları otoriteyi
göksel kaynaklara bağlayarak büyük bir güç kazandıracaktı. (Shapin, 2000;
157) Yönetici seçkinler ve bilim adamları arasındaki çıkar ilişkisine
tarihin her döneminde rastlanmıştır, bu ilişkinin adeta açıktan pazarlığa
dökülmesinin ilginç örneklerini bilimin beşiği olarak görülen kıta
Avrupasında da görmek mümkündür.
Aristokrasi (saray) ve bilim adamları arasındaki ilişki burjuvanın ortaya
çıkmasıyla yok olmamış aksine daha diplomatik kılıflar altında sürüp
gitmiştir. Örneğin, Bacon’dan beri deneyciliğin niçin daha çok deniz ve uzay
alanlarına yoğunlaştığını bu gün hiç konuşmuyoruz bile ve hatta matematiğin
bilimlerin anası olarak kabul edildiğini merak bile etmiyoruz. Avrupa’da
filizlenen burjuvazinin, ticari burjuvazi aşamasından sonra kıtalar arasında
ticaret yapabilmesi için denizcilik, astronomi vazgeçilemez öneme sahipti,
ulusların çıkarlarının çatıştığı “bir tarafın kazanmasının” “diğer taraf
için kayıp olacağı” anlayışının(merkantilizm) geçerli olduğu bir çağda, bu
olgunun çıkar çatışmalarını uluslar arası boyuta taşıyacağının çok iyi
farkında olan Avrupa burjuvazisi özellikle denizde güçlü merkezi hükümetleri
desteklemekten geri durmayacaktı. Burjuvazi, askeri ve ekonomi alanlarıyla
ilgili alanlardaki kullanım potansiyelinin farkında olarak hükümetlerle olan
ilişkisini sürdürmüştür. “Politik aritmetik”in (ekonometri) batıdaki
burjuvanın ilk iktisadi öğretisi sayılan merkantilizm kuramcıları tarafından
ilk kez kullanmaları bir rastlantı değildir. Bu akımın öncülerinin,
rakamların toplanması ve istatistiğe büyük önem vermelerinin altında kendi
karlılıkları kesin hesaplama isteğinin yanında rakamlara dayalı objektif bir
iktisat politikası kurarak devlete\iktidara yol göstermek amacı yatıyordu.
Merkantilizmin tüccarlar ve devlet çıkarlarını özdeş saymasının nedeni
açıktı: tüccarların karlı denizaşırı faaliyetlerden yararlanabilmeleri için
güçlü merkezi devleti ve güçlü bir orduyu gerektirir. Devletin kudretini
sağlayan denizaşırı ticaret, ordu için silah yapımı gibi iktisadi
faaliyetler ise tüccarın elindedir. (Kazgan, 1993; 37, 38)
Bilimin
askerileşmesinde matematik özellikle vazgeçilmez bir yere sahipti. Pazarda
başat aktör olmak için “denizcilik” önemliydi, bunda başarılı olmak için
metalurji, barut, ateşli silahlar vb. alanlarda üstünlük gerekliydi; bunu
garantileyerek hesap kesinliği sunan matematikten başkası olamazdı.
İnsan
egosunun yapısıyla sunduğu destekle, matematiğin cazibesi daha da anlaşılır
hale gelir. İnsan egosu, sağlıklı durumlara karşı tepkisizdir ama üzüntüye
yol açabilecek her şeye karşı katıdır, bu bağlamda egonun en önemli çabası
duyguların yargıları etkilemesini önlemektir. Galiba rasyonalistlerin de
doğadan azami faydalanırken, matematiğe dayanmalarının nedeni buydu. İnsan
varolmak ve güçlü olmak istiyorsa, doğanın yasalarını (matematiksel dilini)
keşfetmeliydi.
Böyle bir
bakış açısıyla, bu dünyanın biricik anlamı matematiksel formüllerle ifade
edilen niceliksel ilişkilerdir. Tefekkürden duygusallığa, sembolizmden
olguculuğa doğru gidiş ruhsal anlamda insanın ilk düşüşüne benzemektedir.
İlk insanın cennetten düşmesi nasıl ki o zamana kadar masum ve yakın olan
varlıkların düşmanlaşmasını, uzaklaşmasını getirmişse, tabiat karşısında
modernite öncesi insanla yeni insan arasındaki tavır farklılaşması da bu
yabancılaşmada bir sonraki basamağı oluşturmaktadır. Bu yeni ilişkide
dilediğince gözleyebildiği, çekip çevirebildiği bir olgular dünyasına
karşılık sembolik anlamlar dünyasını kaybetmiştir. (Nasr, 1991; 31)
Halbuki,
ilk çağ felsefesinde evren, tanrı tarafından insanlara yazılan mektuptu,
anlaşılması için okunması gerekirdi. Gerek, Eski Hint, Eski yunan, gereksel
İslam dünyasında ise bu bağlamda matematiğe yüklenen anlam, modernite
sonrasındaki taşıdığı anlamdan çok farklıydı. Grek astronomları ve
matematikçileri için matematik bilimlerinin işlevi, olguları karşılayacak
kavramsal modeller oluşturmaktı. Benzer şekilde, Müslüman ilim adamları ve
daha sonra onları izleyen Latin bilim adamları için matematik bilimin amacı
gerçeğin bir boyutunu ortaya çıkarmaktı. Grek matematikçileri ve
astronomlarının bakış açısını yeniden ürettiklerini düşünen pozitivistler,
onların matematiğe gerçeğin bir bilimi olarak değer verdiklerini, dolayıyla
matematiksel ilişkilerin ontolojik bir statüye sahip olduğunu unutmuşlardır.
( Nasr, 1991; 19)
Rönesanstan bu yana ise matematiğe ve doğa bilimlerine olan ilgi, doğanın
sırlarını çözmek ve onu insan hizmetine sunmak içindi. Analitik geometriyi
gerçekleştirerek mekaniğin gelişmesine katkıda bulunurken Descartes’in amacı
Ronesansın temel özelliği olan “bizi tabiatın efendileri ve sahipleri
yapacak” bir bilim ortaya koymaktır. Klasik dünyanın matematiği doğaya bir
organizma olarak yaklaşırken, Descartesle birlikte ortaya çıktığı kabul
edilen modern matematik doğayı bir mekanizma olarak bakmıştır. Birincisinde
dünya canlı bir varlık ve insanın ona karşı sorumlulukları vardır
ikincisinde ise doğa tıpkı bir makine gibi cansızdır ve ondan azami
yaralanmak içinse onu işleten yasaları bilmek gerekir. En çarpıcı
ifadelerinden birisi “insan bilgisi ve insan gücü birdir” şeklinde Bacon’un
ifadesinde açığa çıktığı gibi, pozitivist bilimin doğaya ilgisi insan
iktidarını çoğaltmak içindi. Doğanın teknolojik kontrolü için pratik
sonuçlar ve anlamlar üretmek için doğaya başvuruyordu. Pozitivizm iddiasını
ve hatta taleplerini doğa olaylarındaki güvenilirliğe dayanarak ilerleyen
bir bilim anlayışı olarak nitelemek hiç de yanlış olmaz. Bunun en katıksız
savunucuları olarak günümüzde Viyana Ekolü, modern bilimden son metafizik
kalıntıları da kaldırmaya çalışmaktadır. Bu çevre eşyanın özünü ya da ya da
gerçekliğin boyutlarını bulmanın bilimin işi olmadığına inanıyordu. Bunlara
göre yapılması gereken iş, matematik ve fizik sembolleri arasında dışa dönük
duyularla ve bilimsel araçlarla inceden inceye işlenebilen; bize dış dünya
olarak görünen yaşantı ve deneyime ilişkin bağıntılar kurmaktır. Bu ekol
modern bilimin, özellikle fiziğin kullandığı bazı tanımları ve mantık
işlemelerini sınıflandırıp açıklığa kavuşturmada yararlı olmuşsa da, bilimi
ortaçağdan kendisine kalan çok önemli bir mirastan, hakikat tutkusundan
yoksun bırakmıştır. ( Nasr, 1991; 18)
Doğa
Algısındaki Değişim: Theorya’dan Tekhne’ye, “Olmak”tan “Sahip Olmaya”
Rönesans’tan bu yana metafizikten tümüyle bağını koparmış olan bilim;
hakikat duygusundan ayrılınca insan-tabiat arasındaki ilişki tahrip
olmuştur. Bu dünyada artık Kendi başına hiçbir şeyin kıymeti yoktur. Değer
açıktan yarara indirgenmiştir, eşya ancak insan yararının bir aracı ise
değerli olarak düşünülmektedir. Bu anlayış evrene bir anlam kitabı olarak
bakarak, insani erdemleri geliştirmek amacını güden kadim “olmak”ın yerine
“sahip olma”yı geçirmiştir. “ “Olmak” kavramı sahibini amaçlara yöneltirken,
günümüz dünyasının başat değeri “sahip olmak” insan ve çevre arasındaki
ilişkiyi çıkar etrafında şekillendirmektedir. Bu ilişki, tabiatın
sömürülmesi, tahrip edilmesinin temellerini oluşturmaktadır. Doğu ve Batı
kültürünün ayrıldıkları en keskin bakış açısı galiba bu noktada belirir.
Erich Fromm doğu ve batı farkını, şiir dünyasından bazı örneklerle, her iki
kültürden birer şairin şiirine atıf şu şekilde açıklamaktadır. Analize konu
ettiği şiirlerden birisi 19 yüzyıl şairlerinden Tennyson’un diğeri 1664-1694
yılları arasında yaşamış Japon şairi Basho’nun bir “Haiku”su ( çok kısa
Japon şiiri) dur. Her iki şair de bir gezintide rastladıkları bir çiçek
üzerine bir şiir yazmışlar. Tennyson’un şiiri şöyle:
“çatlak
duvarlar arasındaki güzel bir çiçek
Seni o
çatlaklar arasından alacağım
Tüm
köklerinle birlikte elimde tutacağım.
Japon
şairin bir çiçek üzerine yazdığı şiir yaklaşık şu anlama geliyor
“Dikkatlice bakacak olursam
Çalılıklar arasında onları görüyorum
Çiçek
açan nazuna’ları.
Fromm,
bu şiirlerden yola çıkarak şu sonuca varıyor: İngiliz şair çiçeği görünce
ona sahip olmak arzusuyla doluyor. Tüm kökleriyle birlikte çiçeği yerinden
koparmak istiyor, yani çiçeğe olan ilgisi onu, çiçeği öldürmeye sürüklüyor.
Benzer şekilde bir çiçeği gören Basho’nun tepkisi ise çok farklı. O çiçeği
koparmak şöyle dursun, eline bile almıyor, çiçeği kendi yerinde seviyor,
çiçeği görebilmek için sadece ona dikkatlice bakmak gerektiğini dile
getiriyor. Bu örnekte Tennyson, yaşamı parçalayarak bulmaya çalışan
Batılı bilim adamlarının timsali iken, Basho ise evrenle bütünleşen bir
anlayış simgelemektedir. Tennyson’un çiçeğe yaklaşımı sahip olmak isteğinden
güdülenmektedir ki bu maddi bir varlığa sahip olmak arzusu yerine, bilimsel
bilgi elde etme amacından kaynaklansa bile temeldeki duygu sahip olmak
isteğidir. Basho’nun yaklaşımı ise olmak duygusunu temel alır. (Fromm,
2003; 40, 41)
Bilimsel faaliyetlerin altında yatan temel saikin sahip olma duygusunu
tatmin etme uğraşı olduğu çoğu zaman gözden kaçırılmaktadır. Her türlü
bilimsel ve sanatsal faaliyetin içine sinen bu anlayışın, kadim düşünceden
farkını iyice kavramak için Exupery’nin “Küçük
Prens”indeki, küçük bir gezegende tek başına yaşayan ve bir kalın deftere
göklerdeki yıldızları kaydeden yaşlı adamla Küçük prens arasındaki diyalogu
hatırlamak yeterlidir. Küçük Prens adama
“Bu yıldızları deftere yazınca ne oluyor?” diye sorar ve şu cevabı alır:
-
Yıldızları deftere yazınca onlar benim oluyor! . Ardından, “Peki, yıldızlara
sahip olmak ne işine yarıyor senin” diye soran Küçük Prense adamın verdiği
cevapta modern dünyanın bunalımı gizli: “ zengin olmama”. Ciddi bir adamım,
hesabımı sağlam yaparım diyen adamın bu şekilde saydığı yıldızların sayısı
beşyüzbirmilyon altıyüzyirmi ikibin yediyüz otuzbir tutmaktadır. Zenginlik
ve iktidar arasındaki ilişkide bu diyaloğa yansımıştır, küçük prens adama
zengin olman ne işe yarıyor diye sorunca, adamın cevabı bu sefer şöyle olur:
“eğer birisi başka yıldız bulacak olursa bunları satın almama”. (Exupery,
2006; 47, 48) İşte modern yaşamın kısır döngüsü: daha çok sahip olmak için,
dur durmak bilmeden bilimsel faaliyet yapmak, daha çok iktidara sahip olmak
için daha çok şey satın almaya mecbur olmak.
Modern dünyada çalışma başlı başına bir erdem
değildir, yalnızca, “benim olsun”, “daha fazlası benim olsun” anlayışla
çalışmanın bir değeri vardır. Sadece nicelik önemli sayıldığı ve duyularla
kavranamayan yararlı olduğu bilimsel olarak ortaya konulamayan şeyler yok
kabul edildiği için, maddi şeyler, daha doğrusu duyulara hitap eden şeyler
üretmeyenler tembel damgası yemektedir. Sadece dışa dönük eylem ya da
çabaların kabul edildiği bir dünyada elle tutulup tartılamayan konuların
önemi yoktur. Kadim dünyanın “amaç” odaklı yaşamı değersiz gören insanlarına
göre, günümüzün daha hızlı araç kullanan daha karmaşık ve çalkantılı yaşam
süren bireyleri daha mı mutludurlar? Daha çok şeye sahip olan ve gittikçe
daha çok isteyen buna da önemli ölçüde kavuşan bir insanın kendisiyle daha
çok barışık hale geldiğini söylemek, günümüz dünyasındaki gerçekliğe
bakarsak, oldukça zor görünüyor. Modern bilimin bir türevi olan modern
uygarlığın bütün çabası dizginlenemeyen ihtiyaçlar doğurmasıdır. Yaşamın
biricik gayesi, almak, satmaktır. Bilimin anlamı, daha doğrusu bilime
yüklenen anlam da yaşamdaki sahip olma imkanlarını artırma kapasitesiyle
ölçülmektedir. Günümüzde bilim adamlarının hedefi çoğunluk bilgi değil,
bilginin gündelik uygulamalarıdır. Bunu günümüz insanlarının endüstri ile
bilimi birbirine karıştırmalarından da anlayabiliriz. Bu yüzden, bilim adamı
denilince akla hemen pratik buluş yapan bir kişi yada mühendis gelir.
Böyle bir
çağrışımın nedeni teknik ya da teknolojiye atfedilen anlamın özellikle
sanayi devrimi sonrasında piyasa gerekleri doğrultusunda değişmesinde
aranmalıdır. Teknoloji, mal ya da hizmet miktarını en çoğa çıkartacak ya da
maliyetleri en aza indirecek makina ya da techizattır. Bilimin yegane
amacının teknolojik ilerleme sağlamak olarak kabul edilmesi dünya tarihinde
oldukça geç bir gelişmedir. Teknoloji; doğru, adil, güzel vb. yargılardan
soyutlanmıştır bu yeni dünyada, sadece fayda maksimizasyonuna hizmet eden,
tabir yerindeyse bir bilim oyunu olarak kabul görmektedir. Genel kuramlar
yönünden bilimin söyledikleri üzerine tartışılabilirdi, ne var ki, teknik
alanda bilim herkesin görebileceği apaçık sonuçlar almıştı, “beyaz adam”ın
dünya hükmetmesi de bununla mümkün olabilmiştir.
Modern
zamanlar öncesinde ortaya çıkan yenilikler, yarar-amaçlı çalışmalar
sonucunda değil de tesadüfen bulunuyordu ve çoğunlukla bu gelişmeler
araştırıcı bilgiden çok zanaatlarla (Tekhne) ilgiliydi. İlk çağ felsefesinde
theoria, tekhne daima üstün tutulan bir uğraştı; kendi başına bir amaç olan
Theoria, bir konuyu ayrıntılarına kadar düşünme, tefekküre dalma, felsefi
düşünmeye hasredilmiş yaşam kaynağı (wisdom=bilgelik) anlamında
kullanılıyordu. Nitekim, Platon Theoria’yı insan etkinliğinin en üstün türü
diye adlandırıp iyi’in ve güzel’in bilgisiyle yada düşünülmesiyle bir
tutmuş, Aristoteles ise, insanın yaşamını niçin bu anlamda düşünceye (theoria’ya)
adaması gerektiğini uzun uzun anlatmıştır. (Sarp Erk Ulaş Felsefe Sözlüğü,
2002; 1419, 1420) Eski çağ toplumlarında teknoloji başka şeylerin aracıydı,
kendi başına bir kıymeti yoktu, piramitlerin, o günkü bilgiler ışığında
düşünürsek, kimi tapınakların kentlerin, heykelleri yapımı, bu gün bize
teknoloji harikası olarak gözükse bile, hep başka şeylerin hizmetinde
kullanılan, kendisini doğuran bilgi ve beceri, giderek denetim düzeninin
fark edilmediği ürünlerdi. Yönetimin başı, teknisyenlerini çağırır, onlara
yapmaları gerekeni buyururdu. Bir genelleme yapmak gerekirse, teknoloji
yaşamın akışı içine emdirilmişti. Düşünce ve ahlak, genel olarak kültür
düzenine kafa tutmayan, bu düzenden kopmamış, yalıtılmamış bir özellik
taşıyordu. Buna göre, teknoloji insanın çevresiyle bütünleşmiş, gönlünde
sorun yaratmayan bir parçası olmuştu. Modern dönemlerden önceki zamanlarda
batı toplumları ve hemen hemen tüm doğu toplumlarında bilgi ile teknoloji
arasında doğrudan ilgi kurulmamış, daha doğrusu bilgi teknolojinin hizmetine
girmemiştir. İnsanı, alet kullanan bir varlık olarak tanımlarsak, teknik her
zaman vardı, ama modernite öncesi teknik yaşamın(kültür) denetimi
altındaydı, modern dönemlerde ise teknik yaşamdan bağını koparmış daha
doğrusu yaşamı denetlemenin aracına dönüşmüştür. (İnam, 2005; 22, 23) Moderniteyle
birlikte, sayısız problemler arasında doğruyu süzme meziyetinin (hikmet,
irfan) yerine bilginin pratik bir ivediliği vardır, örn. Pasteur’un
biyolojik bilimler reformu, kısmen endüstriyel ve tarımsal olan hayli pratik
nitelikteki problemlerin teşviki altında uygulamaya sokulmuştu. (Popper,
1995; 66)
On
sekizinci yüzyıldan sonra sanayi devrimiyle birlikte “zenginlik” ve “gerçek”
arasındaki denklem son derece açıktır; zenginlik olmaksızın teknoloji
yoktur, keza teknoloji olmaksızın da zenginlik. Diğer bir değişle, satışın
ya da kazancın bir dilimi daha ileri derecede bir teknik geliştirilmesine
ayrılan araştırma fonu içerisinde geri çevrilmektedir. Bu noktada bilim bir
üretim gücü, başka bir ifadeyle sermayenin dolaşımında bir uğrak noktası
olmaktadır. Denebilir ki artık, genel olarak bilim, hakikat özleminin değil
daha çok zengin olma arzusuna bağlıdır. Kapitalizmde bilimsel araştırma
sorununun döngüsü aşağı yukarı şöyle bir seyir izlemektedir; özel
şirketlerdeki araştırma bölümlerini ederek doğrudan; dolaylı olarak da
üniversitelerin ilgili bölümlerine, araştırma laboratuarlarına tahsis etmek
suretiyle kurumlar yaratarak. Bunun yapılmasının arkasındaki amaç,
araştırmanın hayati ve yüksek derecede kar getirebilir bir yeniliği
güçlendirme ihtimalini çoğaltmak için belirli bir zaman diliminin kaybı
pahasına finanse edilmesi gerektiğidir. Bu ilişki biçiminde denebilir ki
hakikatin yerini fonksiyonellik(işlevsellik) almıştır; devlet ve/veya şirket
bu yeni amacı haklılaştırmak için idealist ve hümanist görüşleri, gözden
düşürmeli ve hatta ortadan kaldırmalıdır. Bu günün finansal araştırma
destekçilerinin söylemindeki tek geçerli amaç kazanç yani güçtür. Bilim
adamları, teknisyenler ve araçlar gerçeği bulmaya değil gücü artırmaya
zorlanmakta; bu arada her türlü dil oyunu da oynanmaktadır. (Lyotard, 2000;
100-103)
Dünyanın
bir amaçlar dünyasından tümüyle araçlar dünyasına dönüşmesi, üretim
ilişkilerinde piyasa mekanizması rolüyle de yakından ilgilidir.
Bu düşünme tarzı, egemen sınıfların
çıkarları ile kesiştiğinde, bilgi dünyayı yeniden kurmanın bir aracına
dönüştü. Aydınlanma dönemi düşüncelerinin serpilip geliştiği dönem,
kapitalist mübadele ilişkilerinin başladığı ve toplumsal yapıda ticaret ve
sanayi ile uğraşan bir sınıfın ortaya çıktığı dönemdir. Makineleşme ile
doğanın dönüştürülebildiği, ulaşım ve iletişim alanında gelişmelerin
yaşandığı, yeni tekniklerin tarım ve sanayide üretim sürecinde uygulandığı,
sanayileşmeye olan güven yüzünden iyimser bir bakışın hakim olduğu bir
dönemdir. Bilindiği gibi Nietzsche, modern hayatın bilgi ve bilim tarafından
yönetilen cephenin gerisinde, vahşi, ilkel ve bütünüyle acımasız hayat
enerjisinin varlığını dile getirmektedir. Doğa her zamankinden çok insanın
bir aleti olarak görülmektedir. İnsanın ölçüsüz sömürüsü sınır
tanımamaktadır. Hayvanların iştihaları kendi fiziksel varoluşlarının
zorunluluklarıyla sınırlıyken insanınki tam tersine, fiziksel ihtiyaçların
doyurulmasından sonra daha da şiddetlenir. İnsandaki açgözlülüğün doğrudan
doğruya kendi doğasının değil toplumsal yapısının bir sonucu olduğunu
söylemek mümkündür. Nasıl emperyalist ulusların dünyaya saldırılarını ulusal
karakterden daha çok kendi iç mücadeleleriyle açıklamak mümkünse insanın da
kendi dışında saydığı her şeye karşı totaliter saldırısı da insanın doğuştan
getirdiği özelliklerden daha çok insanlar arası ilişkilerle açıklanabilir.
Pozitivizmin Sosyal Bilimlere Etkisi ve
Sonuçları
Burada önemli olan, bilimin kendi özgün
yönetimi ve kavramları yüzünden, doğaya hükmetmenin insanlara hükmetmeye
bağlı kaldığı ve teşvik ettiğidir. Aslında insanın doğayı boyunduruk altına
almaya çalışması tarihi, insanın insanı boyunduruk altına almasının da
tarihini oluşturur. Doğaya gittikçe daha etkin bir hükmetmenin yolunu açan
bilimsel devrim insanlar üzerindeki gittikçe daha etkin iktidarı için saf
kavram ve aletleri sunmuştur. Bu gün iktidar kendisini salt teknoloji
aracılığı ile değil, bizatihi teknoloji olarak meşrulaştırmaktadır.
Böylelikle teknolojik rasyonellik iktidarın haklılığını ortadan
kaldırmaktan çok onu korumaktadır (Habermas, 2002; 36, 37)
Descartes’ten başlayarak kartezyen felsefe,
kantitatif alanın bilgisini mutlaklaştırdığından, her şeyin
ölçülebileceğini, ölçülemeyenin ölçülebilir hale sokulması gerektiği görüşü,
yeni dünyanın dogması haline gelmiş, bu da insanlık tarihinde kendine özgü
zihinsel kırılmanın başlangıcı olmuştur. Doğa bilimlerine yapılan referans,
ölçülebilir, şaşmaz düzene yapılan referanstır ve bu düşünceden hareketle
sosyal bilimlerin görevi tanımlanmıştır. Buna göre sosyal
bilimlere/bilimcilere düşen görev, yeni durumun anlaşılır çerçevesini
çizmek, meşruiyet sorununu çözmek ve insan ile toplumun (psikoloji ve
sosyoloji) ve batı dışı toplumların (antropoloji) denetim altına
alınmalarını sağlamaktır. Galile'nin, Descartes’in ve hatta Newton’un
düşüncelerinin etkisinde palazlanan A. Comte pozitivizmi, tabiat ve insan
doğasının aynı determinizme sahip olduğunu içerir, bu temel üzerine yükselen
sosyolojiyi de adeta “sosyal fizik” olarak görür. (Garaudy, 2006; 182)
Özellikle Newtoncu teorinin başarısından, gezegenlerin yerlerini çok önceden
tahmin gücünden etkilenmişlerdi. Yürütülen mantığın özü şuydu: Eğer
astronominin ay ve güneş tutulmalarını önceden haber vermesi mümkün
olabiliyorsa, sosyolojinin aynı şeyi yapması neden mümkün olmasın?
Kısacası, eski çağ felsefesinde filozofların görevi, yaşadıkları dünyayı
yorumlamaktı, kartezyen düşüncenin etkisindeki felsefecilere göre ise
filozofun ya da toplum bilimcinin görevi dünyayı ya da toplumu
biçimlendirmektir.
Tarihselcilik olarak tanımlanan bu
biçimlendirmenin meşruiyetini savunanlara göre, eğer bir grubun şimdiki
halini anlamak ve açıklamak istiyorsak ve eğer onun gelecekteki gelişmesini
anlamak, beklide önceden öngörmek istiyorsak onun tarihini, geleneklerini
kurumlarını incelemek gerekir. (Popper, 1995; 29) Bu anlamda tarihselciliği
benimsemiş birisi, toplumun zorunlu olarak değişeceğini, önceden bilinen
aşamalardan zorunlu olarak geçeceğini bilen kişi olarak, artık, topluma
müdahale etmekle görevli olduğunu düşünür. Bu düşünce Popper tarafından,
Marx’ın “filozoflar dünyayı yalnızca yorumlamakla kaldılar. Halbuki asıl
amaç onu değiştirmektir” cümlesi ile formüle edilmiştir. (Popper, 1995; 55)
Bu kararlılık beraberinde her türlü insani kaygıyı göz ardı eden bir
gözükaralık siyasetini getirmiştir. Toplumu bilimsel bir şekilde yeniden
kurma düşüncesinin en başta gelen savunucularından birisi olan Saint Simon,
kendi planlarına itaat etmeyenlerin “hayvan gibi muamele göreceklerini”
haber vermekten çekinmiyordu. (Hayek, 2004; 34) Bir ülke içinde aydınların
sıradan halka “sürü” konumunda görerek onları aydınlatırken baskı dahil her
türlü aracı kullanmalarının meşruiyetiyle, bir ülkenin başka ülkeler
üzerinde aynı hakka sahip olma meşruiyetinin gerekçesi aynıdır:aydınlanmamış
kitleleri/kesimleri aydınlatmak Bu yolda karşılaşılan zorlukların,
külfetlerin karşılığı olarak “baskı” gerekli görülmüştür. Kamaralizm,
bilimsel alanda pozitivizmin siyaset alanında uygulanma biçimidir, bir
yönetim modeli olarak batı dışı toplumlarda kamaralizm uygulamaları çok
sancılı, sarsıcı süreçlerin başlamasına neden olmuştur. Aynı gerekçelerle,
gelişmiş ülkelerin, gelişmemiş ülkeler üzerinde sömürgeleştirme hakkını
kendilerini görmeleri ise başka bir hikaye. Karl Marx bir sınıfın başka bir
sınıfa karşı verdiği mücadeleyi, sanayileşmiş batı ülkelerin yöneticileri
ise başka ülkeler üzerindeki yayılmacı politikaların haklılığını pozitivist
bilimin gerekliliği ile açıklamaktan geri durmamışlardır. Auguste Comte
pozitivizmine sıkı sıkıya bağlı olan Stuart Mill sömürgeciliğin en sert
teorisyenliğini yaparken bir konuşmasında şöyle der “ Evet bizim belli bir
sistem üzerine kurulu kolonici yayılma politikamız vardır”. Bununda iki
önemli nedeni vardır. Ekonomik neden “koloniler zengin ülkelerin sermayeleri
için zengin yatırımdır” insani neden “biz medeniyet götürüyoruz”. (Garaudy,
1993; 17, 18) H. Spencer ve daha sonra Darwin'in ortaya attığı doğal
seleksiyon kavramları Batılıların, beyaz ırkın üstünlüğünün meşru
kılınmasında çok önemli araç olmuştur. Özellikle Darwinizmin sosyal bilimler
teorisi içine nüfuz etmesi önemlidir; çünkü ırkların ileri ve geri kalmış
olmak üzere ikiye ayrılmasını geçerli kılan “bilimsellik” vurgusudur. Irkçı
söylemlerin haklılık payandası olarak kullanılan bilimsellik, belki de tarih
boyunca en fazla günümüzde Uluslar arası hukuku, efendilerin hukuku haline
getirmiştir.
Bilim iktidar arasındaki ilişkiler 20
yüzyıldan yeni bir safhaya girmiş görünüyor. Özellikle II. Dünya savaşından
sonra bilim dev bir girişim haline geldi. Bilim artık, bireysel tek kişinin
meşgalesi olmaktan çıkmış durumdadır; işlev görebilmek için sürekliliği
olan bir yapıya ihtiyaç vardır. Bilimin çok miktarda paraya ihtiyaç
duyması, devlet ya da başka destekler olmaksızın geliştirilebilecek
neredeyse hiçbir projeye imkan tanımamaktadır. Diğer yandan, hazırlanış
aşamasından bilimsel araştırma yapmaksızın uygulanabilecek hiçbir önemli
hükümet kararının olgunlaşması da mümkün gözükmüyor. Bilim ve teknolojinin
desteği olmaksızın modern toplum hayal bile edilemez, zira günümüzde bilim
devletin sağladığı sübvansiyonlar olmaksızın uzun süre ayakta kalamayacak
kadar kapsamlı ve pahalı hale gelmiştir. (Mayor, 1997; 154) Bu nedenle
bilim iktidarın meşrulaştırılmasının yeni kaynağı haline gelirken aynı
zamanda devlet yapısının ve hükümet iktidarının gündelik işlemelerinde
bilimsel araştırmaya gittikçe daha fazla bağımlı olmasının en önemli nedeni
budur. Bu süreçte teknisyenlerin gittikçe daha fazla önem kazanmaları,
özellikle ekonomi ve hukukta yeni ama oldukça ihtiyatla karşılanması gereken
bir çığırın açılmasına zemin hazırlamıştır. Teknisyen ve mühendislerin
çözmeye alıştıkları teknik konularla uğraşmaktan doğan düşünüş tarzlarının
sosyal alanlara da uygulaması şeklinde bir düşünce hızla yayılmıştır. Hayek
büyük bir yetkinlikle bu gelişimin seyrini şöyle açıklar: insanların
uğraşması lazım gelen konu, hür bir sosyal düzen içinde kendiliğinden doğan
kuvvetlerin en iyi şekilde nasıl kullanılabilecekleri konusu değildir.
Beklenmeyen sonuçları doğuran bu kuvvetleri bir tarafa bırakarak “Pazar”ın
gayri şahsi ve anonim mekanizması yerine, bütün sosyal kuvvetleri düşünerek
kararlaştırılmış belli amaçlara doğru kolektif ve bilinçli bir şekilde sevk
ve idare etmeye kalkışmış bulunuyoruz. İnsan tabiatın bütün sistemini
yeniden kurmak ve idare etmek gereğini hiçbir zaman duymadı, halbuki bugün
toplum karşısında bu mecburiyeti duyuyoruz. Hiçbir vakit, ikinci bir tabiat
yaratmaya kalkışmamış insanoğlu, gitgide bütün sosyal yaşamı başından sonuna
kadar düzenleme yolunu tutmaktadır. (Hayek, 2004; 26)
Kurucu rasyonalizm” olarak kendisini belli
eden bu akıma da kaynaklık eden düşünce şöyle bir usavurumun sonucudur:
Newton’un evreni bir makina (saat) kabul etmesiyle, ilk bakışta masum olan
bu düşüncenin arkası da geldi. Bir takım parça ve aksamlardan meydana gelen
evren, acaba bu parçaların yerlerini değiştirerek başka bir şekle sokulamaz
mıydı? Bu soruya “evet” cevabı verildikçe, ahlakın ve hukukun geleneksel
kaynaklarının hakir görülmesinin yolunu açarak reddedilmelerinin yolunu
açtı, böylece bir filozofun şu sözünde ifadesini bulan bir anlayışın
paylaşılan yaygın bir kanaat olmasını sağladı: “eğer iyi kanunlar
istiyorsanız, sahip olduklarınızı yakın ve yenisini yapın”. (Hayek, 1994;
38) Böylece, dün “tasarımlı kanun” yapma düşüncesinden bu gün tasarımlı
insan (klonlama) noktasına varan bir sürecin tohumları atılmış oldu.
Bilimin Değerine Şüphe Düşürmeden Bilimin
Sınırını Bilmek
Moderniteyle birlikte doğayı anlamaktaki
başarı, onun içindeki insanı ve yerimizi ve gerçekte insanın kendi doğasını
anlama konusunda büyük sorunları beraberinde getirmiştir. Doğa hakkında
artık çok daha fazla şeyi çok daha kesin bir şekilde bilmekteyiz. İnsan
doğası ya da toplumla ilgili makinevari yasalarının olamayacağını ise
yaşanan tecrübe göstermiştir. İnsanla ilgili konular bilimin ulaştığı her
türlü sonucu aşmaktadır. Bilimsel olarak bir şeyi iyi olması, insan için
onun iyi olacağını garanti etmez. İnsanı insan kılan değer ve
beklentilerin pek çoğunun bilimsel açıdan değerinin olmadığı ortaya
konabilir. “Küçük”ün (azın, azınlığın, hastanın vs) konumuna razı olması
gerektiği bilimsel bir teoriyle ispatlanabilir. Hatta modern bilim biraz
da bu demektir. İktisat bilim adamları, fakiri daha da fakirleştirecek olan
iktisat politikalarının ekonomik çarkın faydasına olduğunu bilimsel bakımdan
ispatta güçlük çekmezler. Sakat insanlara ve şifa umudu kalmayan hastalara
yapılacak hastane hizmetlerinin bilimsel açıdan hiç bir açıklaması yoktur.
Şu halde, maddenin dışsal ya da fiziksel özelliklerini anlamakta usta olan
bilim/ bilim adamı doğa ilişkilerinden yola çıkarak birey ya da toplum için
bir ideal ortaya koyma noktasına geldiğinde rolünü aşmış sayılır.
İşte bu
yüzdendir ki, bilim adamı yahut mucit olmak başka bir şey; ahlaklı insan
olmak başka bir şeydir. Ahlakın müstesna kıymeti bilimsel sonuçların, buna
bağlı tatbikatların daima üstündedir. Bilim adamının bir buluşu insanlığa
felaket getirebilir. Fakat bilimle zekanın birlikte telaffuzu, bilimin bu
kendinden emin ve gösterişli çağında, zekaya ait olmayan insani değerlerin
ikinci plana düşmesine neden olmuştur. Bu gün dahi bilim-ahlak ilişkisinin
doğru şekilde kurulduğu söylenemez. Şimdiki halde insan aklı tamamıyla
kişisel çıkara dayalı “öznel” ahlaki sonuçlar ürettiği için (Horkheimer,
1998; 61) bilimsel sonuçlara dayanılarak varılan hükümlerle ahlak sahası
adeta zapt edilmiştir.
Kısaca
aklın ve bilimin amacı, evreni sonuna kadar anlamaktır. Eğer bilimsel çaba
insan aklının sonuna kadar kullanılması demekse, sonuna kadar bilimciliğin
savunucusu olmayı bir onur sayalım ama bu arada, insan yaşamı için sadece
bilimsel sonuçlara dayanmaya da kendimizi mahkûm etmeyelim. Bilime
dayanarak, insanlık teknoloji alanında müthiş gelişmeler sağlamış, sanat,
spor vb. insanı uygarlaştıran faaliyetler için boş zaman yaratmıştır.
Kelimenin
derin anlamıyla, ahlak bir idealin –ki buna varoluş sırrı diyebiliriz–
insanı baştan başa kavrayan, ona hem güven, hem tatmin hem de coşku veren,
insan düşüncesine ve yüreğine yeni hamleler sağlayan, bütün hayata bir
anlam, bir soyluluk kazandıran idealin dile gelişidir. Bir yüzyılda iki
korkunç dünya savaşı görmüş insanlığın teknoloji ve bilimden yorulmuş
olmalarının gösterdiği sonuçların desteği ile bilimin doğru yerine
oturtulması için elimizde, tarihin diğer bütün zamanlarına göre, şimdi
daha sağlam nedenler var. Makinalar, uçaklar, milyonlarca insanın ölümüne,
atom bombası neredeyse bir ulusun yok olmasına neden olduysa buradaki
kabahatin bilime, bilim adamına değil, bilimi kişisel çıkara alet eden
kimselere ait olduğunu ileri sürmek haklı bir düşünce gibi görülebilir.
Ancak, bilim ile bilim adamı ilişkisinde zannedildiği gibi, her zaman
masumca bir insanlığa hizmet etmek amacı rol oynamamıştır. Madalyonun bir
yüzü gerçekten oldukça parlaktır. Hastaneler, köprüler olmak üzere
sayılamayacak kadar iyilik bilim sayesinde ayaktadır. Diğer yüz ise en az
bunun kadar karanlık ve puslu. Bilimin bu ikinci yüzünde, yani, bu gün
insanlığın faydasına olan bilim teknolojisini temelinde bile insanların
saldırganlığı var. Gerçekte ise, pozitif yasayı bulanla bu yasayı uygulayan
aynı adam oluyor. Atom dünyasının sırrına eren Joliot, atom enerjisini
kullanmak isteyen yine joliottur. Dolayısıyla, bilen ve harekete geçen
çoğunlukla aynı insandır; bilimsel buluşlarda bu ilişki oldukça açıktır.
Çeliğin, gazın, atom bombasının ortaya çıkardığı acıları, sinemanın yaydığı
budalalığı, radyonun yaydığı yalanları; bu teknolojileri ortaya çıkaran
insanların niyetlerini göz ardı ederek, tamamıyla bilimi kötüye kullanan
insanlara yüklemek doğru değildir.
Sonuç
Evrendeki
tüm olayların gerçek nedenlerini açıklamada sadece deneye yer veren modern
bilimin, ahlaktan gelenekten bağımsız olarak, insani olan her alana mihenk
teşkil etmesi sürecini yaşıyoruz. İndirgemeci yaklaşımı temel alan modern
düşünüş, bilim dallarının daha yüksek ilkelerle bağlarını kopartmış, buna
bağlı olarak bütüncü yaklaşımdan uzaklaşmıştır. Bunun, başta, zihinsel,
toplumsal olmak üzerek pek çok alana etkileri yansımıştır. Bir gerçekliğin
kendisini diğer gerçeklikten koparması demek olan aşırı uzmanlaşma, her
şeyden önce parçaların mutlaklaştırılmasını getirmiş; her mutlaklaştırma ise
bir iktidar alanı oluşumuna yol açmıştır.
Daha da
temelde özne ile nesneyi birbirinden ayıran kartezyen düalizmden söz etmek
gerekir. Özne ve nesne ilişkide yararcılık düşüncesine dayanan öznel akıl,
parçalayıcı, analitik ve biçimseldir. Buna karşın nesnel akıl, öz ile
görünüş, nesne ile özne, parça ile bütün arasında kurulabilen farklı bir
tutumdur. Öznel akıl, belli bir amaca uygun araçları bulma kabiliyeti
olduğundan, daha başından bir erekle hareket ettiğini söyleyebiliriz. Bu
durum aklın kendi dışındakileri araç konumuna iten tutumudur. Bu saptamaya
bağlı olarak, bilimin/teknolojinin, siyasal iktidarın veya güçlü sınıfların
bir iktidar aracı haline geldiğini söyleyebiliriz.
Modern
bilimle, özellikle matematiğe yararcılığı maksimize etmek üzere başvurulması
ile birlikte, doğaya organizma olarak değil, bir mekanizma olarak bakılır
hale gelmiştir. Bu süreçte doğa ve matematik, sahip olduğu sembolik anlam
dünyasından olgular dünyasına geçmiştir.
Batı
tarihinde gelişen bir sosyo-ekonomik yapı olarak kapitalizm, bilgi,
teknoloji ve kazanç elde etme arasında bugüne kadar hiç olmayan yakınlaşmayı
sağlamıştır. Bilim –artık bir teknoloji olarak- hakikat özleminin değil,
daha çok zengin olma arzusuna bağlıdır. Bu durumda bilimin serüveni, amaçlar
dünyasından araçlar dünyasına yol almıştır. Doğayı dönüştüren, onu
hakimiyeti altına alan bilim, bir kez güç unsuru olduktan sonra insanın
insana hakim olmasının da bir aracı haline gelmiştir.
Bilimin
bir teknolojik güç olarak diğer insan ve toplumlara karşı kullanılmasının
yanı sıra pozitivist bir temeli olan sosyal bilimler, batının batı dışı
toplumların denetim altına almasında bir meşruiyet aracı haline gelmiştir.
Sanayileşmiş batı ülkelerinin yayılmacı politikalarının en çok da pozitivist
gelenekten gelen düşünürler, teorisyenliğini yapmıştır (Mill gibi). Doğa
bilimine yönelik teoriler, insan dünyasına aktarılmakta gecikmemiştir (Spencer,
Darwin gibi). Pozitivist anlayışın toplumu düzenleme işlevi, tarihselcilikle
tamamlanır. Bu anlayışa göre, tarih, bilimin (aslında insan kurgusu olan
teorilerin) kurallarına göre işleyecektir.
Newton’cu
mekanik evren tasarımı toplumun gelenek, alışkanlık ve pratiklerinin zaman
içinde biçimlenmiş iki önemli kavramı olan ahlak ve hukuku da kendi
yörüngesine katan anlayışa da kaynaklık etmiştir. Hal bu ki, bilimsel
olarak bir şeyin doğru olması, insan için de mutlaka/her zaman iyi olmasını
gerektirmez. Kullandığı yöntem gereği (modern=deneyselliğe dayanan)
bilimden, değer yargıları türetilemez. Bilimsel sonuçlara dayanarak varılan
hükümlerin (kaynağını etik’ten almayan) bir ahlaki hüküm üretmesi kabul
edilemez. Bilim ve ahlakın sınırlarının doğru tespit edilmesi, insanlık
için çok önemli bu iki kavramın kendi mecralarında ilerlemesinin tek
güvencesidir. Böylece ne ahlak, bilimin alanını daraltarak, maddi
uygarlığının gelişimde frenleyici bir etki doğurabilir ve ne de “deney
gücü”nü meşruluk zırhına dönüştüren bilim ahlakın yerine geçerek “iktidar”
aracına dönüşebilir.
KAYNAKÇA
Acot, Pascal, Bilim Tarihi, Türkçeye Çev. Nermin Acar, Ankara: Dost
Kitabevi Yayınları, 2005
Exupery, Saint, Küçük Prens, Çev. Yaşar Avunç,
10.b., İstanbul: Mavi Bulut Yayınları, 2006
Fromm, Erich, Sahip Olmak ya da Olmak, çev. Aydın Arıtan, ( İstanbul: Arıtan
Yayınevi, 2003
Garaudy, Roger,
İnsanlığın Medeniyet Destanı, çev. Cemal Aydın, İstanbul: Türk Edebiyat
Vakfı Yayınları, 2006
Garaudy, Roger,
Entegrizm, 2. b., çev. Kamil Bilgin Çileçöp, İstanbul: Pınar Yayınları, 1993
Guenon, Rene, Modern Dünyanın Bunalımı, Çev. Nabi Avcı, İstanbul: Yeryüzü
Yayınları, 1979
Habermas Jurgen,
İdeoloji Olarak Teknik ve Bilim, Çev. Mustafa Uzel, 2.b, İstanbul; Yapı
Kredi Yayınları, 2002
Hayek, Friedrich,
Kanun, Yasama Faaliyeti ve Özgürlük, çev. Atilla YAYLA, Basım Yeri
Belirtilmemiş, 1994
Hayek, Friedrich A.
Von, Kölelik yolu Çevirenler, Turhan FEYZİOĞLU, Yıldıray ARSLAN, Ankara:
Liberte Yayınları, 2004
Horkheimer, Max, Akıl Tutulması, 4 Çev. Orhan Koçak,
4.b, İstanbul: Metis Yayınları, 1998
İnam, Ahmet, Teknoloji Benim Neyim Oluyor, Ankara, ODTÜ Yayınları, 2005
Kazgan, Gülten, İktisadi Düşünce veya Politik
İktisadın Evrimi, 6.b, İstanbul: Evrim Matbaacılık, 1993
Kuhn, Thomas, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev. Nilufer Kuyaş, İstanbul:
Kırmızı Yayınları, 2005
Kutluer, İlhan, Modern Bilimin Arkaplanı, İstanbul:
İnsan Yayınları, 1985
Lyotard, J.F. Postmodern Durum, Çev. Ahmet Çiğdem,
3.b, ( İstanbul; Vadi Yayınları, 2000
Magee, Bryan Karl Popperin Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı, Çev. Mete
Tunçay, 2.b, İstanbul: Remzi Yayınları, 1990
Mayor, Federico,
Forti Augusto, Bilim ve iktidar, 12. b., çev Mehmet Küçük, Tubitak Popüler
Bilim Kitapları, Ankara, 1997
Nasr, Hüseyin, İnsan ve Tabiat, Çev. Nabi Avcı,
İstanbul: Ağaç Yayıncılık, 1991
Popper, Karl, Tarihselciliğin Sefaleti, çev. Sabri
Orman, 2.b. İstanbul: İnsan Yayınları
Sarp
Erk Ulaş Felsefe Sözlüğü, , Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları, 2002
Shapin, Steven, Bilimsel Devrim, çev. Ayşegül Yurdaçalış, İstanbul:
İzdüşüm Yayınları, 2000
Touraine, Alaine, Modernliğin Eleştirisi, 2.b, Çev. Hülya Tufan, İstanbul:
Yapı Kredi Yayınları, 1995