Ana Sayfa >> Makaleler
 
 

          

“ÖZNEL AKLIN POLİTİK VECHESİ OLARAK BİLİM ”

                                                                                 

                                                                       Şükrü NİŞANCI

 

ÖZET

 

İnsan-bilim ilişkisi çağlar boyunca oldukça sorunlu bir konudur, moderniteyle birlikte bu ilişkinin daha sağlam temellere kavuştuğu inkar edilemez ama bu dönemin de -özellikle metodolojisinden kaynaklanan-  kendisine özgü önemli sorunları vardır. Öznel aklın bir çabası olarak ortaya çıkan modern bilim(bilimsel bilgi), “tabiatıyla” indirgemeciliğe meyletmiş, bu ise insan-insan ve insan-tabiat ilişkisinde bütüncül bakışı yerle bir etmiş, hakikat(wisdom) arayışından kopan bilim (ve onun somut ürünü teknoloji) pek çok durumda çıkar odaklı isteklerin ve  bu istekleri sürdürme kapasitesini artıran “iktidar”ın en önemli araçlarından biri haline gelmiştir. 

Şu halde bilimsel bilginin  metodları sorgulanmalı, daha doğrusu, kendisi dışındaki çok önemli alanları(hukuk, ahlak) zapt etmeye  yönelen  bilimin sınırları iyice netleştirilmelidir. Özellikle, bilim ve ahlakın sınırlarının doğru tespit edilmesi, insanlık için çok önemli bu iki kavramın kendi mecralarında ilerlemesinin tek güvencesidir. Böylece ne ahlak, bilimin alanını daraltarak, maddi uygarlığının gelişiminde frenleyici bir etki doğurabilir ve ne de “deney gücü”nü meşruluk zırhına dönüştüren bilim ahlakın yerine geçerek “iktidar” aracına dönüşebilir.  

 

 

 

“SCİENCE AS POLİTİCAL DİSPOSİTİON OF SUBJEKTİVE RATİONALİTY”

 

SUMMARY

 

One of the controversial issues throughout history has been the relationship between men and science. There is no doubt that the issue was quite settled with the rise of modernity. Nevertheless, this period had its own unique problems especially the problems with methodology. As an outcome of subjective rationality, modern science tended towards reductionism which destroyed holistic perspective of man to man and man to nature relationships. Science of this era and technology as its concrete disposition were diverged from inquiry of wisdom and instrumentalized for pragmatic interests and became one of the instruments of power which assures the pursuit of these interests.      

 Therefore, I argue that the methods of science should be questioned and its boundaries should be clarified given that modern science attempts to capture and interfere with other fields which are not within its boundaries such as law and ethics. Clarification of the boundaries of science and ethics would be the only warranty of the development of these two terms in their own fields. In this way, neither ethics would be narrowing down the scope of science and development of material civilization, nor would the science, which turned the power of experiment into iron-cage of its legitimacy, replace ethics and turn into an instrument of power.     

    

 

 

Giriş

 

Bilimin her şeyi kapsaması, her alana el uzatması, her şeyi yorumlaması daha doğrusu her şeye mihenk teşkil etmesi şeklinde yaygın ama son derece yanlış bir kanaat vardır.  Bilimin sınırlarının bilinmemesi, ahlaktan, gelenek ve görenekten bağımsız son derece buyurgan bilim anlayışı tüm zamanlar boyunca belki de modern döneme özgü bir yanılsamadır. Evrendeki tüm olayların gerçek nedenlerini açıklamada sadece deneye yer veren pozitivist anlayışın, teknik birikim sağladığı bununda insanı “doğanın efendisi” yaptığı konusunda oldukça fazla malumata sahibiz. Gerçekten de özellikle doğa bilimlerinin gelişmesi, gündelik ve teknik işlerin daha ileri boyutlarda yapılmasına imkan sağlamıştır, artık günümüzde pozitivist bilimin getirisinin neler olduğunu sayıp dökmeğe yani henüz rüştünü ispat etmediği dönemlerdeki gibi, ne pahasına olursa olsun pozitivizmi savunmaya gerek yoktur.  Pozitivist bilimin  önündeki her türlü engel 19.yüzyıldan bu yana ortadan kalktığına göre, pozitivist bilim metodolojisinin zayıflıklarını ve böyle bir anlayış üzerine kurgulanan bilimselliğin getirdiği maliyetleri(olumsuzlukları) düşünmek daha akıllıcadır.

 

“Ortaçağ karanlığı” diye tam da uygun olmayan genelleştirilmiş bir ifadeyi özensizce kullanabiliyorsak, o zaman modern dönemlerin bazı açılardan kör ve hatta sersem eden aydınlığını da eleştirme cesaretini kendimizde bulabilmeliyiz. Çünkü biz bu çağda yaşıyoruz, bu çağın kendine özgü problemlerini de, yaşadığımız dünyayı inşa eden bilim anlayışının kendine özgü yapısından ayrı tutarak ele alamayız. Çağın sorunlarını çözüm ararken,   Nasrettin Hocanın evinin karanlık avlusunda kaybettiği iğneyi aydınlık odasında araması gibi, günümüzdeki sorunlara çözüm ararken “sorunların çözümünü yanlış yerde arayarak”  her şeyden önce vakit kaybettiğimizi bazı durumlarda ise gülünç denebilecek durumlara düştüğümüzü fark etmek mevkiindeyiz.

 

Rönesanstan beri yaşanan süreçte, mimari, estetik, hukuk, politika vb. alanlarda geçmişten radikal kopuş gösteren köklü gelişmeler yaşanırken,  hümanist felsefenin vaat ettiği “her şeyden önce insan, insana göre her şey” şeklinde özetlenecek ”insanlık durumuna” bir tülü ulaşılamadı.  İnsan-İnsan, İnsan-evren ilişkilerinde yaşanan yabancılaşmalar, “merkeze alınmış insan”ın teoriden realiteye geçmesinin önünde derin uçurumlar meydana getirmiştir. Genel çevresini bu şekilde çizeceğimiz sorunla ilintili olarak,  bir ayağı genellemeciğe diğer ayağı indirgemeciliğe basan pozitivist bilimin handikaplarını, özellikle bilim-iktidar ilişkileri çerçevesinde tartışarak ele almaya çalışacağız.   Bu konuyla ilgili yorumlara geçmeden önce, pozitivist bilim insanlarının çalışmalarını küçük görme ya da tahkir etme gibi gizli bir niyet taşımadığımızı belirtmekte fayda görüyoruz. Pozitivist felsefenin ortaya koyduğu ve onu refere eden bakış açılarının dünyayı (daha doğrusu olguları) açıklayabilme gücü eskisi kadar güvenilir olmasa da hala saygıya değer bir yükseklikte duruyor ama dünyayı anlamlandırma gücü artık kalmamıştır. Pozitivizmin bu anlamda eleştirileri yapılmıyor değil, lakin, eleştiriler daha çok pratik uygulamaların aksamalarını sayıp dökmenin ötesine de geçmiyor.  Niyet ve referans noktalarına gönderme yaparak daha köklü kritiklerin yapılması gerekmez mi? Pozitivizmin sadece tehditlerine maruz kalmış toplumlarda bunu yapmak kolaydır, teknolojiyi bir güç manivelası olarak kullanan toplumlarda ise böyle bir köklü kritiğin yapılması bir uygarlığın zayıflıklarını gün yüzüne çıkaracağı ve hatta uygarlığın meşruiyetini tartışılır hale getireceği için çok daha zor bir iştir.

 

Modern Bilimde Metod Sorunsalı Üzerine Genel Bir Değerlendirme: Arayışlar ve Öneriler

 

Pozitivist bilim anlayışı, temelde tümevarım yöntemine dayanır, tecrübe ve deneylerden hareketle bir takım genellemeler yapmak anlamına gelen bu metod çok eski zamanlardan beri kullanılmakla beraber, asıl 17. Yüzyılda Francis Bacon’un, Novum Organum (Yeni Mantık) isimli eserinin yayınlanmasından sonra çok büyük bir ilgiye mazhar oldu. Empiristlerin şiddetle, hararetle savundukları bu metod, tabiat bilimlerinde bu güne kadar oldukça başarılı bir şekilde kullanılmıştır. Ancak bu gün empirist düşünürlerin zannettiği gibi “indüksiyonun (deney sonucu elde edilen sonuçlardan genellemelere varmak) bize tek ve yegane bilgi sağlamadığı, zira deneylerin insan duyularının sınırlılıklarından ve gözlem konusu ya da sahasının tamamıyla ihata edilememesinden kaynaklanan kusurlar içerdiği anlaşılmıştır.  Bilimin katı genellemeci metodolojiyle yol almaya çalışmasıyla,  pek farkına varılmayan bir ortaçağ skolastizmi kendine özgü kisvesiyle adeta yeniden canlanmaktadır.   

 

Bereket versin, Karl Popper’in dikkat çekmesi sayesinde, aynı bakış açısının günümüz biliminin; gözlem ve deneylerin sürekli doğrulamacı yöntemle yapılması ve kullanılmasıyla Aristocu düşünce kalıpları içine düşmekte ve hatta ortaçağ skolastizmine benzer bir tekrarcılığa yuvarlanmakta olduğunu anladık. Bilim dünyası, bu manada,  doğrulamacı yöntemin bilimin gelişmesine ve sorun çözme fonksiyonuna hiçbir katkıda bulunmadığını çarpıcı bir şekilde ortaya koyan Popper’e çok şey borçlu.  O, tabir yerindeyse, bilim dünyasının gözündeki merceğin kırma kusurunu gidermiştir.

 

Eleştirel bakış açısı içermeyen bilimsel genellemeler ona göre şaşı bakışa neden olmaktadır. Genel geçer olduğu kabul edilen bilimsel bir önermenin ona göre, insanın bilgi düzeyi sınırlı olduğu ve olguların tüm yönlerini bir anda ihata edememesi nedeniyle, zaman içinde yanlışlıkları ortaya konulmalıdır. Bu güne kadarki tüm tecrübelerden gördüğümüz kadarıyla bütün kuğular beyaz olması, dünyadaki tüm kuğuların kesinlikle beyaz olacağını garanti etmez. Gerçekten de Avustralya’da siyah kuğular olduğu keşfedildi. Yani bu güne kadar bu güne kadar yaptığımız deney ya da gözlemlerle vardığımız sonuçların, bir gün gelir ki yanlış olduğunu anlarız. Şu halde, bilimsel çaba, öne sürülen önermenin doğrulunu ispatlamak için değil yanlışlanmasını mümkün kılan yönlerin ortaya çıkarılması için kullanılmalıdır.

 

Popper'e göre normal bilim asıldır ama yanlış olduğu anlaşılan yönleri terk edilir ve doğru olduğu varsayılan ( fakat yanlışlanma potansiyelini daima içinde barındıran) başkalarına geçilir. Böylece geleneksel görüşteki, gözlem ve deney, Tümevarımsal genelleme, Varsayım, Varsayımın doğrulanması, doğruluk ya da yanlışlığın ispat edilmesi, bilgi şeklinde bilgiye ulaşma süreçleri olarak kabul edilen bilimsel yöntemin yerine Popper, şu aşamaları koymuştur: Sorun (problematik), Önerilen Çözüm; bir başka deyişle yeni kuram, Yeni kuramdan sınanabilir önermelerin tümdengelimle çıkarsanması, Gözlem ve deneyle yanlışlama girişimleri, yarışan kuramlar arasında tercih yapılması. (Magee, 1990; 51) Deneme yanılma yöntemi olarak da nitelenebilecek bu yöntem kısaca şöyle tasvir edilebilir: bilim adamı belli bir sorunla karşılaşınca yaklaşık olarak bir çeşit çözüm, bir kuram ortaya atar. Bilim (dünyası) bu teoriyi benimsese bile geçici olarak kabul eder. Çürütülebilir noktaların ortaya çıkarılması için kuram pek çok yönden eleştirilir. Deneme sonucu kuramın yanlış olduğu anlaşılırsa kuramdan vazgeçilir.  

 

 Ne var ki, bilimsel ilerleme sürecinin “yanlışlama ilkesi”ne dayalı mantıksal temeline rağmen özünde Popper’in bilim felsefesi ilerlemeci bir mahiyet taşır. Halbuki Kuhn, normal bilimin özünde devrimci bir karakter taşımadığını, bilim adamlarının da bir paradigmayı test etmekten çok ona sadık kaldıklarını, buna bağlı olarak bilimsel gelişmelerin yapısının terakümle çoğalmadığını ileri sürmüştür. Ona göre,  bilim adamlarının düşünsel konforla ve hatta genel olarak her topluluk kendisini tehlikeye düşürebilecek değişikliklere karşı tepkisiz kalmağa meylettiği için, pozitivist bilimin de doğrulamacı bir istikamette gittiğini ancak mevcut durumun bir paradigma devrimiyle tamamen terk edilebileceğini ileri sürmüştü. Mevcut paradigma gelişen olayları açıklayamadığında, bir takım çevreler, bu paradigmanın şurasını burasını kuvvetlendirmeye çalışırlar, bunlar yeterli olmazsa normal bilimden çıkılarak kriz dönemine girilir ve artık düşünsel konfor sağlayan paradigma tamamıyla yara aldığı için yerini başka bir paradigmaya bırakır. (Acot, 2005; 47, 48)  Popperci metod uygulandığında, bilimde;  kesintili, sıçramalı gelişmeler yerine azar azar ama sürekli gelişmeler yaşanacaktır. Dolayısıyla, aslında Popper'in bilim anlayışı,  kümülatif özellik göstermeyen “paradigma”ya yabancıdır, zira Yanlışlamacılığın geçerli olduğu yerde her tarafa kök salmış paradigmanın varlığından söz edilemez. Katı pozitivist gelenek bunun tersine mesela Newton teorisinin Einstein teorisinde mantıksal olarak içerildiğini ileri sürer.  

 

Fakat Kuhn'un bunun tam tersi düşünceleri “bilimsel ilerleme” kavramına ve bu kavrama yüklenen anlama oldukça uzaktır. Çünkü ona göre salt mantıksal kavramlara bağlı kalarak paradigmal değişiklikleri açıklamak imkansızdır, devrimsel süreç rasyonel bir süreç değildir. Bir bilim adamının kullandığı kavram sistemi içinde bulunduğu kültürün yansımasıdır, Aristo Fiziği, yalnızca Newton fiziği açısından bakıldığında saçma görülebilir, şu halde, Kuhn'a göre geçmişteki bilim insanlarının düşünceleri ve kavramları kendi içinde tutarlı ve saygıya değer olduğunun kabul edilmesi gerekir.  Kuhn'un bilimsel düşüncesinin merkezinde yer alan paradigma kavramının tazammun ettiği en önemli düşünce, biriken, genişleyen bilim anlayışını geçersiz kılmasıdır; yeni paradigma eski paradigmanın değerini düşürebilir hatta tamamıyla ortadan kaldırabilir. Kısaca yeni paradigma nesnelere başka türlü bakmayı öngördüğü için eskinin daha genişletilmiş bir biçimi olmaktan daha çok, yepyeni ve eskisiyle kıyaslanamaz bir sistem getirmektedir. Bu yüzden bir kuram, diğeri tarafından hiçbir zaman çürütülemez. Örneğin, Görecelilik kuramı Newton dinamiğinin yanlış olduğunu kanıtlamamaktadır, çünkü Newton fiziği halen bir çok mühendis ve teknisyen tarafından kullanılmaktadır. Eisteincı bilim, Newton dinamiğini yanlışlamış gözüküyorsa bazı ölçüsüz Newton’cuların bu kuramın tamamıyla kesin sonuçlar vereceğini iddia etmeleri yüzündendir. (Kuhn, 2005; 193)  Klasik mekanik fizik hesaplamaları için Newton formülleri hala kullanılmak ama atom –altı fizikte bu formüller işe yaramamaktadır, işte bu kullanılmaya uygunluk ölçütüdür ki, paradigmaların kendi başına doğru ya da yanlış kabul edilmelerini anlamsızlaştırmaktadır. Dolayısıyla onların doğrulanmaları ya da yanlışlanmalarının hiçbir önemi yoktur. Şu halde doğrulanabilirlik ilkesini savunan mantıksal pozitivistler ile yanlışlanabilirlilik ilkesini ileri süren Poppercı düşünce kendiliğinden reddedilmiş olmaktadır. (Kutluer, 1985; 126-129)

 

Gerek Popper'in yanlışlamacı yönteminin;  bilimsel gelişmenin dinamiğini, bilimle bilim olmayanın kriterini tesbit etmekte gerekse Kuhn'un, bilimsel gelişmenin yapısını evrimsel değil devrimsel yapıda açıklayan görüşü bilim felsefesinde yeni bir çığır olarak kabul edilebilir. Fakat bilimle ilgili gittikçe derinleşene sorunlar yerli yerinde duruyor ki bunların en başında “ingirgemeci” yaklaşımı ve bunun doğal sonucu “aşırı uzmanlaşma” sayabiliriz.

 

Daha açık söylemek gerekirse modern bilginin doğasında var indirgemeci yaklaşımın doğal bir sonucu olan “aşırı uzmanlık”, her meslek grubuna özgü çeşitli körlükler meydana getirmiştir. Böylece realiteye ilişkin bütüncü yaklaşım kaybedilerek, parçalar mutlaklaştırılmaktadır, bu ise, insan-doğa ilişkindeki dengeyi bozduğu gibi,  iktidar aracına dönüşen uzmanlık alanları, insan-insan arasındaki mesafenin gittikçe açılmasına hizmet etmektedir. Modern dönemlerde söz konusu bu uzmanlık bilgisi, adeta aziz ya da peygamber edasıyla konuşan uzmanları ortaya çıkarmıştır, bir farkla ki modern çağ azizleri, bu bilgiye sahip olmayanlara son derece anlaşılmaz bir dille seslenmektedirler, kullandıkları jargonun bilimsel gerekliliği fazlasıyla aştığını bile bile. Bu öylesi bir noktaya varmıştır ki, artık yalnızca uzmanlar ve halk arasında değil, aynı alanın farklı dallarında çalışan uzmanları arasında bile büyük bir dil karmaşası hüküm sürmektedir. 

 

Haddi zatında bunda şaşılacak bir şey de değil. Zira indirgemeci ve aşırı uzmanlık bilgisinden bundan başka bir sonuç beklemek doğru olmazdı zaten.  Araştırmalar ilerleyip daha alt uzmanlık alanlarına yayıldıkça, parçalanmış evrende herkesin ayrı bir dil konuştuğu Babil Kulesi efsanesi modern çağlarda adeta gerçeğe dönüşmüş durumda. Babil kulesi yapımında, farklı işlerin farklı gruplarca yapılmasından doğan bir çeşit içe kapanmanın ilk defa farklı dilleri ortaya çıkarıldığına inanılır, halbuki günümüzde uzman-sıradan arasındaki kopuş, uzman-uzman arasında da derinleşmektedir. Bu kulede ortak kavramlar da kullanılmaktadır elbette ama herkes aynı kavramdan farklı bir şey anlamakta. Bir kavrama neredeyse insan sayısında farklı bir anlam yüklenilmesi gerçekten çok korkutucu bir şey. Bu analitik kafa yapısının ortaya çıkardığı bu süreç, doğanın bir bütün olarak ele alınmasını imkansızlaştıracak kadar ileri götürülen,  nerede duracağı belli olmayan bir  uzmanlaşmayı beraberinde getirmiştir. Bir ormanda yalnızca bir ağaca hatta o ağacın bir dalına odaklanmaya benzetebiliriz bunu. Bu durumda bir bütün olarak orman görülemediği gibi neredeyse dallara odaklanıldığı için tek tek her bir ağaç bile adeta “uzman”ın gözüne bütünsel olarak gözükmemektedir.    Bu çarkın içindeki uzmanlar, hedeflenen gayelerden habersizdirler ve onlar amaç sanki makinenin işlemesiymiş gibi kendi kendilerine sadece “nasıl” sorusunu sorarlar ama “niçin” sorusuyla ilgilenmezler. Niçin sorusu, evrendeki parçaların çokluğundan ve her bir parçanın işleyiş farklılığından insanı tüm bu parçaların amaçtaki birliğine götürür.  

 

Şayet eskilerin fiziği ile günümüz fiziğini karşılaştırırsak ilk dikkati çeken fark, günümüz fiziğinin birbirine yabancı olan uzmanlıklara bölünmüş olmasıdır.  Ne var ki, dikkat çektiğimiz bu fark sorunun yalnızca en yalınkat görünüşüdür, zira bu gün fiziğin alt ya da komşu dallarının tümünü birleştirerek eski fiziği elde etmenin mümkün olacağı düşünülmemelidir. Asıl mesele, bu günün uzmanlık bilgisini doğuran bilim anlayışıyla kadim düşünce arasındaki bakış açılarının temelde farklılaşmasından doğmaktadır. Kadim düşüncede, bütün bilim dalları bütün bilim dalları bir ilkeye bağlanmaktadır ve bu günkü bilim buna yabancıdır.  Aristoteles için fizik, daima metafizikten sonra gelmektedir, yani metafiziğe bağlıdır. (Guneon, 1979; 66, 67)   Modern düşünüş bilim dallarının daha yüksek ilkelerle bağlarını kopartmaya çalışırken, bu dalların bağımsızlığını koruma bahanesiyle derin anlamlardan yoksun bırakmaktadır. Az öncede değinildiği gibi, bunun nedeni bilim adamı kisvesine bürünmüş kişilerin “niçin” sorusuna adeta kasıtlıca uzak durmalarıdır.   

 

 

Öznel Akıl-Nesnel Akıl Ayrımı ve Bilime Yüklenen Anlam

 

Aşırılaştırılmış biçimleriyle her bir uzmanlık alanı, farklı bir gerçekliğin kendisini diğer gerçekliklerden koparması, yani parçaların mutlaklaştırılmasıdır. Bunun daha sonra inceleyeceğimiz bilim-iktidar ilişkisi üzerindeki etkisi kesindir, çünkü her mutlaklaştırma bir iktidar alanı anlamına gelir. Sorun, akla yüklenen anlamla ilgili olduğu için temelde ele alınmalıdır.  Son üç beş asırdır özne ile nesneyi bir birinden koparan düalizmin batı düşüncesinde belirleyici bir rolü burada önem kazanır. Horkheimer’in de belirttiği gibi akıl sadece özneye ait bir nitelik sayılmaya başlanmıştır, nesne ise düzensiz karışık bir yığındır, aklın görevi bu yığını ayrıştırmak, sınıflandırmak, kullanmaktır. Öznel akıl olarak da nitelenen, mantıksal tutum, parçalayıcı, analitik ve biçimseldir. (Horkheimer, 1998; 40) Aklın öznel kullanımın panzehiri, nesnel kullanımdır. Nesnel akıl, öz ile görünüş arasında, özne ile nesne arasında, parça ile bütün arasında bağlantı kurabilen akıldır ki ancak bu akılla, dünyanın parçalanmış, bölünmüş halini daha yüksek bir ideal adına kritik edebilmek mümkündür. Kısaca, indirgemeci mantığı harekete geçiren öznel akıl, eninde sonunda olasılıkları hesaplama belli bir amaca uygun araçları bulma kabiliyeti olarak tanımlanabilir.

 

Öznel akılla dünyaya bakıldığında hiçbir şey kendisi için değil, onu keşfeden, tanımlayan özne-insan içindir. Bu kavrayış içinde aklın, uzun bir zaman sonsuz fikirlerin bilinmesini mümkün kılan anlamı artık yoktur, tersine, (öznel) aklın temel amacı, öznenin(bireyin) amaçlarına ulaşabilmesini mümkün kılan metotları bulmaktan ibarettir. Kısaca, amaçların yerine araçları koyan öznel akıl, birey-toplum-doğa arasında var olan dengeyi temelinden sarmıştır, modernlik tarihi bu açıdan bir kopuşun tarihine eşlik eder. (Touraine, 1995; 172-175) Halbuki nesnel akılda, ya da aklın nesnel kullanımında, evrendeki nesneler düşünme kabiliyetiyle ilgili olmakla birlikte onun ötesinde yer almaktadır. Aklın bu günkü bunalımının temelinde, düşüncenin belli bir noktadan sonra böyle bir nesnelliği kavrayamaması yatmaktadır, bu süreç giderek daha da yayılmış, sonunda hiçbir gerçeklik akla uygun gözükmez olmuştur.  Bunun nendi dünyanın düzenini anlamaya yönelmiş nesnel aklın yerini, dünyanın hareketine odaklanmış öznel aklın almasıdır.  Zaman zaman gazetelerde çeşitli haberler, nesnel aklın yitirildiği bir dünyayı anlatmaktadır, fillerin ve bazı vahşi hayvanların Afrika’ya uçak inişini engelledi vb. haberlere yansıyan zihniyet öznel aklın yargısından başka bir şey değildir. Hayvan burada daima trafiğe engel görülür.

 

Öznel aklın ürettiği  indirgemeci bilim anlayışına bağlı olarak gelişen ilişkiler dünyasında, araçlar amaçların yerini almıştır. Bir roman yazılırken sinema ihtimalleri düşünülmekte, bir sinema filmi yapılırken izlenme oranları sanatsal kaygından önde tutulmaktadır, kısaca bir zamanlar sanatın, estetiğin ve bütün bunları sarıp sarmalayan bilimin asıl amacı varlıkların anlamını açıklamaktı, burada insan adeta dilsiz varlıkların diliydi. Öznel aklın egemen olduğu bir çağda yaşayan bu günün çocukları, gökyüzündeki ışıl ışıl aya bakarken acaba ne düşünüyor? Büyük bir ihtimalle gökteki ayın, yediği içtiği ya da giyindiği şeylerden hangisinin reklamı olduğunu. Şahsi menfaate aracılık etmeyen hiçbir şeyin değerli, anlamlı olmadığı bir dünyada; gerçekten şahsi amaç gütmeden nesnel aklın yargılarıyla hareket eden azınlıkta kalmış bazı insanlara kuşkuyla bakılmaktadır,  öznel aklın sahipleri şahsi bir yarar olmaksızın, böyle davranmanın altında mutlaka bir sinsilik olduğuna inanırlar. Farkında olsun ya da olmasın öznel aklın baskısı altında en fazla kalan bilim camiası bilimi en fazla araç haline getiren kesimdir.

 

            Öznel Aklın Politik Veçhesi Olarak Bilim-İktidar İlişkisi

 

Tam da bu noktada, bilimin, piyasayı kontrol edenler tarafından bir iktidar aracına dönüştürülmesi üzerinde düşünmek önem kazanmaktadır. Bilimle, iktidarın belirleyicisi haline gelmiş “piyasa” güçleri ve bu güçlerden en çok nemalanan kesim arasındaki ilişki gerçekten meraka değer bir konudur. Batıdaki burjuvanın, modern bilime koşulsuz destek vermesini bu açıdan dolaysız bir ilgi olarak değerlendirmek ne kadar gerçekçidir acaba? Yoksa bu desteğin altında, bilim yoluyla burjuvanın iktidarını sürdürmesi isteği mi yatıyordu?   Pozitivist bilimin ortaya çıkması ve yayılmasında, bilimsel tutku, yaşamını bilime adamış büyük adamlara yapılan vurgu pozitivist bilim macerasını olduğundan çok daha yüce amaçlara bağlı göstermektedir. Gerçekte ise, “bilimin ilerlemesi”nin bir dinamiği olan  “bilim adamı- iktidar seçkinleri” ve “bilim adamı-hükümetler” arasındaki karşılıklı yarar ilişkisi çoğunlukla geçiştirilmiştir. Kıta Avrupasında baştan bu yana bilim adamlarının çabaları ya da keşifleri seçkinlerin iktidar hevesinden destek almaktaydı. Galileo, Jupiter'in yeni keşfedilen uydularını Medici yıldızları olarak adlandırması boşuna değildi. Yeni keşfettiği yıldızlara Medici ailesinin ismini vermenin, Floransalı patronlar ve kendisi için ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Astronomi Medicilere, sahip oldukları otoriteyi göksel kaynaklara bağlayarak büyük bir güç kazandıracaktı. (Shapin, 2000; 157)  Yönetici seçkinler ve bilim adamları arasındaki çıkar ilişkisine tarihin her döneminde rastlanmıştır,  bu ilişkinin adeta açıktan pazarlığa dökülmesinin ilginç örneklerini bilimin beşiği olarak görülen kıta Avrupasında da görmek mümkündür.    

 

Aristokrasi (saray) ve bilim adamları arasındaki ilişki burjuvanın ortaya çıkmasıyla yok olmamış aksine daha diplomatik kılıflar altında sürüp gitmiştir. Örneğin, Bacon’dan beri deneyciliğin niçin daha çok deniz ve uzay alanlarına yoğunlaştığını bu gün hiç konuşmuyoruz bile ve hatta matematiğin bilimlerin anası olarak kabul edildiğini merak bile etmiyoruz. Avrupa’da filizlenen burjuvazinin, ticari burjuvazi aşamasından sonra kıtalar arasında ticaret yapabilmesi için denizcilik, astronomi vazgeçilemez öneme sahipti, ulusların çıkarlarının çatıştığı “bir tarafın kazanmasının” “diğer taraf için kayıp olacağı” anlayışının(merkantilizm)   geçerli olduğu bir çağda, bu olgunun çıkar çatışmalarını uluslar arası boyuta taşıyacağının çok iyi farkında olan Avrupa burjuvazisi özellikle denizde güçlü merkezi hükümetleri desteklemekten geri durmayacaktı. Burjuvazi, askeri ve ekonomi alanlarıyla ilgili alanlardaki kullanım potansiyelinin farkında olarak hükümetlerle olan ilişkisini sürdürmüştür. “Politik aritmetik”in  (ekonometri) batıdaki burjuvanın ilk iktisadi öğretisi sayılan merkantilizm kuramcıları tarafından ilk kez kullanmaları bir rastlantı değildir. Bu akımın öncülerinin, rakamların toplanması ve istatistiğe büyük önem vermelerinin altında kendi karlılıkları kesin hesaplama isteğinin yanında rakamlara dayalı objektif bir iktisat politikası kurarak devlete\iktidara yol göstermek amacı yatıyordu.  Merkantilizmin tüccarlar ve devlet çıkarlarını özdeş saymasının nedeni açıktı: tüccarların karlı denizaşırı faaliyetlerden yararlanabilmeleri için güçlü merkezi devleti ve güçlü bir orduyu gerektirir. Devletin kudretini sağlayan denizaşırı ticaret, ordu için silah yapımı gibi iktisadi faaliyetler ise tüccarın elindedir. (Kazgan, 1993; 37, 38)

 

Bilimin askerileşmesinde matematik özellikle vazgeçilmez bir yere sahipti. Pazarda başat aktör olmak için “denizcilik” önemliydi, bunda başarılı olmak için metalurji, barut, ateşli silahlar vb. alanlarda üstünlük gerekliydi; bunu garantileyerek hesap kesinliği sunan matematikten başkası olamazdı.  

 

İnsan egosunun yapısıyla sunduğu destekle, matematiğin cazibesi daha da anlaşılır hale gelir. İnsan egosu, sağlıklı durumlara karşı tepkisizdir ama üzüntüye yol açabilecek her şeye karşı katıdır, bu bağlamda egonun en önemli çabası duyguların yargıları etkilemesini önlemektir. Galiba rasyonalistlerin de doğadan azami faydalanırken, matematiğe dayanmalarının nedeni buydu.  İnsan varolmak ve güçlü olmak istiyorsa, doğanın yasalarını (matematiksel dilini) keşfetmeliydi. 

 

Böyle bir bakış açısıyla, bu dünyanın biricik anlamı matematiksel formüllerle ifade edilen niceliksel ilişkilerdir. Tefekkürden duygusallığa, sembolizmden olguculuğa doğru gidiş ruhsal anlamda insanın ilk düşüşüne benzemektedir. İlk insanın cennetten düşmesi nasıl ki o zamana kadar masum ve yakın olan varlıkların düşmanlaşmasını, uzaklaşmasını getirmişse, tabiat karşısında modernite öncesi insanla yeni insan arasındaki tavır farklılaşması da bu yabancılaşmada bir sonraki basamağı oluşturmaktadır. Bu yeni ilişkide dilediğince gözleyebildiği, çekip çevirebildiği  bir olgular dünyasına karşılık sembolik anlamlar dünyasını kaybetmiştir. (Nasr, 1991; 31) 

 

Halbuki, ilk çağ felsefesinde evren, tanrı tarafından insanlara yazılan mektuptu, anlaşılması için okunması gerekirdi. Gerek, Eski Hint, Eski yunan, gereksel İslam dünyasında ise bu bağlamda matematiğe yüklenen anlam, modernite sonrasındaki taşıdığı anlamdan çok farklıydı. Grek astronomları ve matematikçileri için matematik bilimlerinin işlevi, olguları karşılayacak kavramsal modeller oluşturmaktı. Benzer şekilde, Müslüman ilim adamları ve daha sonra onları izleyen Latin bilim adamları için matematik bilimin amacı gerçeğin bir boyutunu ortaya çıkarmaktı. Grek matematikçileri ve astronomlarının  bakış açısını yeniden ürettiklerini düşünen pozitivistler, onların matematiğe gerçeğin bir bilimi olarak değer verdiklerini, dolayıyla matematiksel ilişkilerin ontolojik bir statüye sahip olduğunu unutmuşlardır.  ( Nasr, 1991; 19)

 

Rönesanstan bu yana ise matematiğe ve doğa bilimlerine olan ilgi, doğanın sırlarını çözmek ve onu insan hizmetine sunmak içindi. Analitik geometriyi gerçekleştirerek mekaniğin gelişmesine katkıda bulunurken Descartes’in amacı Ronesansın temel özelliği olan “bizi tabiatın efendileri ve sahipleri yapacak” bir bilim ortaya koymaktır. Klasik dünyanın matematiği doğaya bir organizma olarak yaklaşırken, Descartesle birlikte ortaya çıktığı kabul edilen modern matematik doğayı bir mekanizma olarak bakmıştır.  Birincisinde dünya canlı bir varlık ve insanın ona karşı sorumlulukları vardır ikincisinde ise doğa tıpkı bir makine gibi cansızdır ve ondan azami yaralanmak içinse onu işleten yasaları bilmek gerekir. En çarpıcı ifadelerinden birisi “insan bilgisi ve insan gücü birdir” şeklinde Bacon’un  ifadesinde açığa çıktığı gibi, pozitivist bilimin doğaya ilgisi insan iktidarını çoğaltmak içindi.  Doğanın teknolojik kontrolü için pratik sonuçlar ve anlamlar üretmek için doğaya başvuruyordu.  Pozitivizm iddiasını ve hatta taleplerini doğa olaylarındaki güvenilirliğe dayanarak ilerleyen bir bilim anlayışı olarak nitelemek hiç de yanlış olmaz.  Bunun en katıksız savunucuları olarak günümüzde Viyana Ekolü, modern bilimden son metafizik kalıntıları da kaldırmaya çalışmaktadır. Bu çevre eşyanın özünü ya da ya da gerçekliğin boyutlarını bulmanın bilimin işi olmadığına inanıyordu. Bunlara göre yapılması gereken iş, matematik ve fizik sembolleri arasında dışa dönük duyularla ve bilimsel araçlarla inceden inceye işlenebilen; bize dış dünya olarak görünen yaşantı ve deneyime ilişkin bağıntılar kurmaktır.  Bu ekol modern bilimin, özellikle fiziğin kullandığı bazı tanımları ve mantık işlemelerini sınıflandırıp açıklığa kavuşturmada yararlı olmuşsa da, bilimi ortaçağdan kendisine kalan çok önemli bir mirastan, hakikat tutkusundan yoksun bırakmıştır. ( Nasr, 1991; 18)   

 

 

 

 

Doğa Algısındaki Değişim: Theorya’dan Tekhne’ye,  “Olmak”tan “Sahip Olmaya”

 

Rönesans’tan bu yana metafizikten tümüyle bağını koparmış olan bilim; hakikat duygusundan ayrılınca insan-tabiat arasındaki ilişki tahrip olmuştur. Bu dünyada artık Kendi başına hiçbir şeyin kıymeti yoktur. Değer açıktan yarara indirgenmiştir, eşya ancak insan yararının bir aracı ise değerli olarak düşünülmektedir. Bu anlayış evrene bir anlam kitabı olarak bakarak, insani erdemleri geliştirmek amacını güden kadim  “olmak”ın yerine “sahip olma”yı geçirmiştir. “ “Olmak” kavramı sahibini amaçlara yöneltirken, günümüz dünyasının başat değeri “sahip olmak”  insan ve çevre arasındaki ilişkiyi çıkar etrafında şekillendirmektedir.  Bu ilişki, tabiatın sömürülmesi, tahrip edilmesinin temellerini oluşturmaktadır.  Doğu ve Batı kültürünün ayrıldıkları en keskin bakış açısı galiba bu noktada belirir. Erich Fromm  doğu ve batı farkını, şiir dünyasından bazı örneklerle, her iki kültürden birer şairin şiirine atıf şu şekilde açıklamaktadır. Analize konu ettiği şiirlerden birisi 19 yüzyıl şairlerinden Tennyson’un diğeri 1664-1694 yılları arasında yaşamış Japon şairi Basho’nun bir “Haiku”su ( çok kısa Japon şiiri) dur. Her iki şair de bir gezintide rastladıkları bir çiçek üzerine bir şiir yazmışlar. Tennyson’un şiiri şöyle:

“çatlak duvarlar arasındaki güzel bir çiçek

Seni o çatlaklar arasından alacağım

Tüm köklerinle birlikte elimde tutacağım.

Japon şairin bir çiçek üzerine yazdığı şiir yaklaşık şu anlama geliyor

“Dikkatlice bakacak olursam

Çalılıklar arasında onları görüyorum

Çiçek açan nazuna’ları.

Fromm, bu şiirlerden yola çıkarak şu sonuca varıyor: İngiliz şair çiçeği görünce ona sahip olmak arzusuyla doluyor. Tüm kökleriyle birlikte çiçeği yerinden koparmak istiyor, yani çiçeğe olan ilgisi onu, çiçeği öldürmeye sürüklüyor. Benzer şekilde bir çiçeği gören Basho’nun tepkisi ise çok farklı. O çiçeği koparmak şöyle dursun, eline bile almıyor, çiçeği kendi yerinde seviyor, çiçeği görebilmek için sadece ona dikkatlice bakmak gerektiğini dile getiriyor. Bu örnekte Tennyson, yaşamı parçalayarak bulmaya çalışan Batılı bilim adamlarının timsali iken, Basho ise evrenle bütünleşen bir anlayış simgelemektedir. Tennyson’un çiçeğe yaklaşımı sahip olmak isteğinden güdülenmektedir ki bu maddi bir varlığa sahip olmak arzusu yerine, bilimsel bilgi elde etme amacından kaynaklansa bile temeldeki duygu sahip olmak isteğidir. Basho’nun yaklaşımı ise olmak duygusunu temel alır.  (Fromm, 2003; 40, 41)

Bilimsel faaliyetlerin altında yatan temel saikin sahip olma duygusunu tatmin etme uğraşı olduğu çoğu zaman gözden kaçırılmaktadır.  Her türlü bilimsel ve sanatsal faaliyetin içine sinen bu anlayışın, kadim düşünceden farkını iyice kavramak için Exupery’nin “Küçük Prens”indeki, küçük bir gezegende tek başına yaşayan ve bir kalın deftere göklerdeki yıldızları kaydeden yaşlı adamla Küçük prens arasındaki diyalogu hatırlamak yeterlidir. Küçük Prens adama “Bu yıldızları deftere yazınca ne oluyor?” diye sorar ve şu cevabı alır:

- Yıldızları deftere yazınca onlar benim oluyor! . Ardından, “Peki, yıldızlara sahip olmak ne işine yarıyor senin” diye soran Küçük Prense adamın verdiği cevapta modern dünyanın bunalımı gizli: “ zengin olmama”. Ciddi bir adamım, hesabımı sağlam yaparım diyen adamın bu şekilde saydığı yıldızların sayısı beşyüzbirmilyon altıyüzyirmi ikibin yediyüz otuzbir tutmaktadır. Zenginlik ve iktidar arasındaki ilişkide bu diyaloğa yansımıştır, küçük prens adama zengin olman ne işe yarıyor diye sorunca, adamın cevabı bu sefer şöyle olur: “eğer birisi başka yıldız bulacak olursa bunları satın almama”. (Exupery, 2006; 47, 48) İşte modern yaşamın kısır döngüsü: daha çok sahip olmak için, dur durmak bilmeden bilimsel faaliyet yapmak, daha çok iktidara sahip olmak için daha çok şey satın almaya mecbur olmak.  

 

Modern dünyada çalışma başlı başına bir erdem değildir,  yalnızca, “benim olsun”, “daha fazlası benim olsun” anlayışla çalışmanın bir değeri vardır. Sadece nicelik önemli sayıldığı ve duyularla kavranamayan yararlı olduğu bilimsel olarak ortaya konulamayan şeyler yok kabul edildiği için, maddi şeyler, daha doğrusu duyulara hitap eden şeyler üretmeyenler tembel damgası yemektedir. Sadece  dışa dönük eylem ya da çabaların kabul edildiği bir dünyada elle tutulup tartılamayan konuların önemi yoktur. Kadim dünyanın “amaç” odaklı yaşamı değersiz gören insanlarına göre, günümüzün daha hızlı araç kullanan daha karmaşık ve çalkantılı yaşam süren bireyleri daha mı mutludurlar? Daha çok şeye sahip olan ve gittikçe daha çok isteyen buna da önemli ölçüde kavuşan bir insanın kendisiyle daha çok barışık hale geldiğini söylemek, günümüz dünyasındaki gerçekliğe bakarsak, oldukça zor görünüyor. Modern bilimin bir türevi olan modern uygarlığın bütün çabası dizginlenemeyen ihtiyaçlar doğurmasıdır. Yaşamın biricik gayesi, almak, satmaktır. Bilimin anlamı, daha doğrusu bilime yüklenen anlam da yaşamdaki sahip olma imkanlarını artırma kapasitesiyle ölçülmektedir. Günümüzde bilim adamlarının hedefi çoğunluk bilgi değil, bilginin gündelik uygulamalarıdır. Bunu günümüz insanlarının endüstri ile bilimi birbirine karıştırmalarından da anlayabiliriz. Bu yüzden, bilim adamı denilince akla hemen pratik buluş yapan bir kişi yada mühendis gelir. 

           

Böyle bir çağrışımın nedeni  teknik ya da teknolojiye atfedilen anlamın özellikle sanayi devrimi sonrasında piyasa gerekleri doğrultusunda değişmesinde aranmalıdır. Teknoloji, mal ya da hizmet miktarını en çoğa çıkartacak ya da maliyetleri en aza indirecek makina ya da techizattır. Bilimin yegane amacının teknolojik ilerleme sağlamak olarak kabul edilmesi dünya tarihinde oldukça geç bir gelişmedir. Teknoloji; doğru, adil, güzel vb. yargılardan soyutlanmıştır bu yeni dünyada, sadece fayda maksimizasyonuna hizmet eden, tabir yerindeyse  bir bilim oyunu olarak kabul görmektedir. Genel kuramlar yönünden bilimin söyledikleri üzerine tartışılabilirdi, ne var ki, teknik alanda bilim herkesin görebileceği apaçık sonuçlar almıştı, “beyaz adam”ın dünya hükmetmesi de bununla mümkün olabilmiştir.   

 

Modern zamanlar öncesinde ortaya çıkan yenilikler, yarar-amaçlı çalışmalar sonucunda değil de tesadüfen bulunuyordu ve çoğunlukla bu gelişmeler araştırıcı bilgiden çok zanaatlarla (Tekhne) ilgiliydi. İlk çağ felsefesinde theoria, tekhne daima üstün tutulan bir uğraştı; kendi başına bir amaç olan Theoria, bir konuyu ayrıntılarına kadar düşünme, tefekküre dalma, felsefi düşünmeye hasredilmiş yaşam kaynağı (wisdom=bilgelik) anlamında kullanılıyordu. Nitekim, Platon Theoria’yı insan etkinliğinin en üstün türü diye adlandırıp iyi’in ve güzel’in bilgisiyle yada düşünülmesiyle bir tutmuş, Aristoteles ise, insanın yaşamını niçin bu anlamda düşünceye (theoria’ya) adaması gerektiğini uzun uzun anlatmıştır. (Sarp Erk Ulaş Felsefe Sözlüğü, 2002; 1419, 1420) Eski çağ toplumlarında teknoloji başka şeylerin aracıydı, kendi başına bir kıymeti yoktu, piramitlerin, o günkü bilgiler ışığında düşünürsek, kimi tapınakların kentlerin, heykelleri yapımı, bu gün bize teknoloji harikası olarak gözükse bile, hep başka şeylerin hizmetinde kullanılan, kendisini doğuran bilgi ve beceri, giderek denetim düzeninin fark edilmediği ürünlerdi. Yönetimin başı, teknisyenlerini çağırır, onlara yapmaları gerekeni buyururdu. Bir genelleme yapmak gerekirse, teknoloji yaşamın akışı içine emdirilmişti. Düşünce ve ahlak, genel olarak kültür düzenine kafa tutmayan, bu düzenden kopmamış, yalıtılmamış bir özellik taşıyordu. Buna göre, teknoloji insanın çevresiyle bütünleşmiş, gönlünde sorun yaratmayan bir parçası olmuştu.  Modern dönemlerden önceki zamanlarda batı toplumları ve hemen hemen tüm doğu toplumlarında bilgi ile teknoloji arasında doğrudan ilgi kurulmamış, daha doğrusu bilgi teknolojinin hizmetine girmemiştir. İnsanı, alet kullanan bir varlık olarak tanımlarsak, teknik her zaman vardı, ama modernite öncesi teknik yaşamın(kültür) denetimi altındaydı, modern dönemlerde ise teknik yaşamdan bağını koparmış daha doğrusu yaşamı denetlemenin aracına dönüşmüştür. (İnam, 2005; 22, 23)  Moderniteyle birlikte, sayısız problemler arasında doğruyu süzme meziyetinin (hikmet, irfan) yerine bilginin pratik bir ivediliği vardır, örn. Pasteur’un biyolojik bilimler reformu, kısmen endüstriyel ve tarımsal olan hayli pratik nitelikteki problemlerin teşviki altında uygulamaya sokulmuştu. (Popper, 1995; 66) 

 

On sekizinci yüzyıldan sonra sanayi devrimiyle birlikte “zenginlik” ve “gerçek” arasındaki denklem son derece açıktır; zenginlik olmaksızın teknoloji yoktur, keza teknoloji olmaksızın da zenginlik.  Diğer bir değişle, satışın ya da kazancın bir dilimi daha ileri derecede bir teknik geliştirilmesine ayrılan araştırma fonu içerisinde geri çevrilmektedir. Bu noktada bilim bir üretim gücü, başka bir ifadeyle sermayenin dolaşımında bir uğrak noktası olmaktadır. Denebilir ki artık, genel olarak bilim, hakikat özleminin değil daha çok zengin olma arzusuna bağlıdır. Kapitalizmde bilimsel araştırma sorununun döngüsü aşağı yukarı şöyle bir seyir izlemektedir; özel şirketlerdeki araştırma bölümlerini ederek doğrudan; dolaylı olarak da üniversitelerin ilgili bölümlerine, araştırma laboratuarlarına tahsis etmek suretiyle kurumlar yaratarak. Bunun yapılmasının arkasındaki amaç, araştırmanın hayati ve yüksek derecede kar getirebilir bir yeniliği güçlendirme ihtimalini çoğaltmak için belirli bir zaman diliminin kaybı pahasına finanse edilmesi gerektiğidir. Bu ilişki biçiminde denebilir ki hakikatin yerini fonksiyonellik(işlevsellik) almıştır; devlet ve/veya şirket bu yeni amacı haklılaştırmak için idealist ve hümanist görüşleri, gözden düşürmeli ve hatta ortadan kaldırmalıdır. Bu günün finansal araştırma destekçilerinin söylemindeki tek geçerli amaç kazanç yani güçtür. Bilim adamları, teknisyenler ve araçlar gerçeği bulmaya değil gücü artırmaya zorlanmakta; bu arada her türlü dil oyunu da oynanmaktadır. (Lyotard, 2000; 100-103) 

           

Dünyanın bir amaçlar dünyasından tümüyle araçlar dünyasına dönüşmesi, üretim ilişkilerinde piyasa mekanizması rolüyle de yakından ilgilidir. Bu düşünme tarzı, egemen sınıfların çıkarları ile kesiştiğinde, bilgi dünyayı yeniden kurmanın bir aracına dönüştü. Aydınlanma dönemi düşüncelerinin serpilip geliştiği dönem, kapitalist mübadele ilişkilerinin başladığı ve toplumsal yapıda ticaret ve sanayi ile uğraşan bir sınıfın ortaya çıktığı dönemdir. Makineleşme ile doğanın dönüştürülebildiği, ulaşım ve iletişim alanında gelişmelerin yaşandığı, yeni tekniklerin tarım ve sanayide üretim sürecinde uygulandığı, sanayileşmeye olan güven yüzünden iyimser bir bakışın hakim olduğu bir dönemdir. Bilindiği gibi Nietzsche, modern hayatın bilgi ve bilim tarafından yönetilen cephenin gerisinde, vahşi, ilkel ve bütünüyle acımasız hayat enerjisinin varlığını dile getirmektedir. Doğa her zamankinden çok insanın bir aleti olarak görülmektedir. İnsanın ölçüsüz sömürüsü sınır tanımamaktadır. Hayvanların iştihaları kendi fiziksel varoluşlarının zorunluluklarıyla sınırlıyken insanınki tam tersine, fiziksel ihtiyaçların doyurulmasından sonra daha da şiddetlenir.  İnsandaki açgözlülüğün doğrudan doğruya kendi doğasının değil toplumsal yapısının bir sonucu olduğunu söylemek mümkündür. Nasıl emperyalist ulusların dünyaya saldırılarını ulusal karakterden daha çok kendi iç mücadeleleriyle açıklamak mümkünse insanın da kendi dışında saydığı her şeye karşı totaliter saldırısı da insanın doğuştan getirdiği özelliklerden daha çok insanlar arası ilişkilerle açıklanabilir.  

 

Pozitivizmin Sosyal Bilimlere Etkisi ve Sonuçları

 

Burada önemli olan, bilimin kendi özgün yönetimi ve kavramları yüzünden, doğaya hükmetmenin insanlara hükmetmeye bağlı kaldığı ve teşvik ettiğidir. Aslında insanın doğayı boyunduruk altına almaya çalışması tarihi, insanın insanı boyunduruk altına almasının da tarihini oluşturur.  Doğaya gittikçe daha etkin bir hükmetmenin yolunu açan bilimsel devrim insanlar üzerindeki gittikçe daha etkin iktidarı için saf kavram ve aletleri sunmuştur. Bu gün iktidar kendisini salt teknoloji aracılığı ile değil, bizatihi teknoloji olarak meşrulaştırmaktadır. Böylelikle teknolojik rasyonellik  iktidarın haklılığını ortadan kaldırmaktan çok onu korumaktadır (Habermas, 2002; 36, 37)

 

Descartes’ten başlayarak kartezyen felsefe, kantitatif alanın bilgisini mutlaklaştırdığından, her şeyin ölçülebileceğini, ölçülemeyenin ölçülebilir hale sokulması gerektiği görüşü, yeni dünyanın dogması haline gelmiş, bu da insanlık tarihinde kendine özgü zihinsel kırılmanın başlangıcı olmuştur. Doğa bilimlerine yapılan  referans, ölçülebilir, şaşmaz düzene yapılan referanstır ve bu düşünceden hareketle sosyal bilimlerin görevi tanımlanmıştır. Buna göre sosyal bilimlere/bilimcilere düşen görev, yeni durumun anlaşılır çerçevesini çizmek, meşruiyet sorununu çözmek ve insan ile toplumun (psikoloji ve sosyoloji) ve batı dışı toplumların (antropoloji) denetim altına alınmalarını sağlamaktır. Galile'nin, Descartes’in ve hatta Newton’un düşüncelerinin etkisinde palazlanan A. Comte pozitivizmi,  tabiat ve insan doğasının aynı determinizme sahip olduğunu içerir, bu temel üzerine yükselen sosyolojiyi de adeta “sosyal fizik” olarak görür. (Garaudy, 2006; 182) Özellikle Newtoncu teorinin başarısından, gezegenlerin yerlerini çok önceden tahmin gücünden etkilenmişlerdi. Yürütülen mantığın özü şuydu: Eğer astronominin ay ve güneş tutulmalarını önceden haber vermesi mümkün olabiliyorsa, sosyolojinin aynı şeyi yapması neden mümkün olmasın?   Kısacası, eski çağ felsefesinde filozofların görevi, yaşadıkları dünyayı yorumlamaktı, kartezyen düşüncenin etkisindeki felsefecilere göre ise filozofun ya da toplum bilimcinin görevi dünyayı ya da toplumu biçimlendirmektir.      

 

Tarihselcilik olarak tanımlanan bu biçimlendirmenin meşruiyetini savunanlara göre, eğer bir grubun şimdiki halini anlamak ve açıklamak istiyorsak ve eğer onun gelecekteki gelişmesini anlamak, beklide önceden öngörmek istiyorsak onun tarihini, geleneklerini kurumlarını incelemek gerekir. (Popper, 1995; 29)  Bu anlamda tarihselciliği benimsemiş birisi, toplumun zorunlu olarak değişeceğini, önceden bilinen aşamalardan zorunlu olarak geçeceğini bilen kişi olarak, artık, topluma müdahale etmekle görevli olduğunu düşünür.  Bu düşünce Popper tarafından, Marx’ın “filozoflar dünyayı yalnızca yorumlamakla kaldılar. Halbuki asıl amaç onu değiştirmektir” cümlesi ile formüle edilmiştir. (Popper, 1995; 55) Bu kararlılık beraberinde her türlü insani kaygıyı göz ardı eden bir gözükaralık siyasetini getirmiştir. Toplumu bilimsel bir şekilde yeniden kurma düşüncesinin en başta gelen savunucularından birisi olan Saint Simon, kendi planlarına itaat etmeyenlerin “hayvan gibi muamele göreceklerini” haber vermekten çekinmiyordu. (Hayek, 2004; 34)  Bir ülke içinde aydınların sıradan halka “sürü” konumunda görerek onları aydınlatırken baskı dahil her türlü aracı kullanmalarının meşruiyetiyle, bir ülkenin başka ülkeler üzerinde aynı hakka sahip olma meşruiyetinin gerekçesi aynıdır:aydınlanmamış kitleleri/kesimleri aydınlatmak Bu yolda karşılaşılan zorlukların, külfetlerin karşılığı olarak “baskı” gerekli görülmüştür. Kamaralizm, bilimsel alanda pozitivizmin siyaset alanında uygulanma biçimidir, bir yönetim modeli olarak batı dışı toplumlarda kamaralizm uygulamaları çok sancılı, sarsıcı süreçlerin başlamasına neden olmuştur.  Aynı gerekçelerle, gelişmiş ülkelerin, gelişmemiş ülkeler üzerinde sömürgeleştirme hakkını kendilerini görmeleri ise başka bir hikaye. Karl Marx bir sınıfın başka bir sınıfa karşı verdiği mücadeleyi, sanayileşmiş batı ülkelerin yöneticileri ise başka ülkeler üzerindeki yayılmacı politikaların haklılığını pozitivist bilimin gerekliliği ile açıklamaktan geri durmamışlardır. Auguste Comte pozitivizmine sıkı sıkıya bağlı olan Stuart Mill sömürgeciliğin en sert teorisyenliğini yaparken bir konuşmasında şöyle der “ Evet bizim belli bir sistem üzerine kurulu kolonici yayılma politikamız vardır”.  Bununda iki önemli nedeni vardır. Ekonomik neden “koloniler zengin ülkelerin sermayeleri için zengin yatırımdır” insani neden “biz medeniyet götürüyoruz”. (Garaudy, 1993; 17, 18)  H. Spencer ve daha sonra Darwin'in ortaya attığı doğal seleksiyon kavramları Batılıların, beyaz ırkın üstünlüğünün meşru kılınmasında çok önemli araç olmuştur. Özellikle Darwinizmin sosyal bilimler teorisi içine nüfuz etmesi önemlidir; çünkü ırkların ileri ve geri kalmış olmak üzere ikiye ayrılmasını geçerli kılan “bilimsellik” vurgusudur. Irkçı söylemlerin haklılık payandası olarak kullanılan bilimsellik, belki de tarih boyunca en fazla günümüzde Uluslar arası hukuku, efendilerin hukuku haline getirmiştir.  

 

Bilim iktidar arasındaki ilişkiler 20 yüzyıldan yeni bir safhaya girmiş görünüyor. Özellikle II. Dünya savaşından sonra bilim dev bir girişim haline geldi. Bilim artık, bireysel tek kişinin meşgalesi olmaktan çıkmış durumdadır;  işlev görebilmek için sürekliliği olan bir yapıya ihtiyaç vardır.  Bilimin çok miktarda paraya ihtiyaç duyması, devlet ya da başka destekler olmaksızın geliştirilebilecek neredeyse hiçbir projeye imkan tanımamaktadır. Diğer yandan, hazırlanış aşamasından bilimsel araştırma yapmaksızın uygulanabilecek hiçbir önemli hükümet kararının olgunlaşması da mümkün gözükmüyor. Bilim ve teknolojinin desteği olmaksızın modern toplum hayal bile edilemez, zira günümüzde bilim devletin sağladığı sübvansiyonlar olmaksızın uzun süre ayakta kalamayacak kadar kapsamlı ve pahalı hale gelmiştir.  (Mayor, 1997; 154)   Bu nedenle bilim iktidarın meşrulaştırılmasının yeni kaynağı haline gelirken aynı zamanda devlet yapısının ve hükümet iktidarının gündelik işlemelerinde bilimsel araştırmaya gittikçe daha fazla bağımlı olmasının en önemli nedeni budur.  Bu süreçte teknisyenlerin gittikçe daha fazla önem kazanmaları, özellikle ekonomi ve hukukta yeni ama oldukça ihtiyatla karşılanması gereken bir çığırın açılmasına zemin hazırlamıştır. Teknisyen ve mühendislerin çözmeye alıştıkları teknik konularla uğraşmaktan doğan düşünüş tarzlarının sosyal alanlara da uygulaması şeklinde bir düşünce hızla yayılmıştır. Hayek büyük bir yetkinlikle bu gelişimin seyrini şöyle açıklar: insanların uğraşması lazım gelen konu, hür bir sosyal düzen içinde kendiliğinden doğan kuvvetlerin en iyi şekilde nasıl kullanılabilecekleri konusu değildir. Beklenmeyen sonuçları doğuran bu kuvvetleri bir tarafa bırakarak “Pazar”ın gayri şahsi ve anonim mekanizması yerine, bütün sosyal kuvvetleri düşünerek kararlaştırılmış belli amaçlara doğru kolektif ve bilinçli bir şekilde sevk ve idare etmeye kalkışmış bulunuyoruz. İnsan tabiatın bütün sistemini yeniden kurmak ve idare etmek gereğini hiçbir zaman duymadı, halbuki bugün toplum karşısında bu mecburiyeti duyuyoruz. Hiçbir vakit, ikinci bir tabiat yaratmaya kalkışmamış insanoğlu, gitgide bütün sosyal yaşamı başından sonuna kadar düzenleme yolunu tutmaktadır. (Hayek, 2004; 26)  

 

Kurucu rasyonalizm” olarak kendisini belli eden bu akıma da kaynaklık eden düşünce şöyle bir usavurumun sonucudur: Newton’un evreni bir makina (saat) kabul etmesiyle, ilk bakışta masum olan bu düşüncenin arkası da geldi. Bir takım parça ve aksamlardan meydana gelen evren, acaba bu parçaların yerlerini değiştirerek başka bir şekle sokulamaz mıydı?  Bu soruya “evet” cevabı verildikçe, ahlakın ve hukukun geleneksel kaynaklarının hakir görülmesinin yolunu açarak reddedilmelerinin yolunu açtı, böylece bir filozofun şu sözünde ifadesini bulan bir anlayışın paylaşılan yaygın bir kanaat olmasını sağladı: “eğer iyi kanunlar istiyorsanız, sahip olduklarınızı yakın ve yenisini yapın”. (Hayek, 1994; 38) Böylece, dün “tasarımlı kanun” yapma düşüncesinden bu gün tasarımlı insan (klonlama) noktasına varan bir sürecin tohumları atılmış oldu. 

 

Bilimin Değerine Şüphe Düşürmeden Bilimin Sınırını Bilmek 

 

Moderniteyle birlikte doğayı anlamaktaki başarı, onun içindeki insanı ve yerimizi ve gerçekte insanın kendi doğasını anlama konusunda büyük sorunları beraberinde getirmiştir. Doğa hakkında artık çok daha fazla şeyi çok daha kesin bir şekilde bilmekteyiz. İnsan doğası ya da toplumla ilgili makinevari yasalarının olamayacağını ise yaşanan tecrübe göstermiştir. İnsanla ilgili konular bilimin ulaştığı her türlü sonucu aşmaktadır. Bilimsel olarak bir şeyi iyi olması, insan için onun iyi olacağını garanti etmez. İnsanı insan kılan değer ve beklentilerin pek çoğunun bilimsel açıdan değerinin olmadığı ortaya konabilir. “Küçük”ün (azın, azınlığın, hastanın vs) konumuna razı olması gerektiği bilimsel bir teoriyle ispatlanabilir.     Hatta modern bilim biraz da bu demektir. İktisat bilim adamları, fakiri daha da fakirleştirecek olan iktisat politikalarının ekonomik çarkın faydasına olduğunu bilimsel bakımdan ispatta güçlük çekmezler. Sakat insanlara ve şifa umudu kalmayan hastalara yapılacak hastane hizmetlerinin bilimsel açıdan hiç bir açıklaması yoktur.  Şu halde, maddenin dışsal ya da fiziksel özelliklerini anlamakta usta olan bilim/ bilim adamı doğa ilişkilerinden yola çıkarak birey ya da toplum için bir ideal ortaya koyma noktasına geldiğinde rolünü aşmış sayılır.

 

İşte bu yüzdendir ki, bilim adamı yahut mucit olmak başka bir şey; ahlaklı insan olmak başka bir şeydir. Ahlakın müstesna kıymeti bilimsel sonuçların, buna bağlı tatbikatların daima üstündedir. Bilim adamının bir buluşu insanlığa felaket getirebilir.   Fakat bilimle zekanın birlikte telaffuzu, bilimin bu kendinden emin ve gösterişli çağında, zekaya ait olmayan insani değerlerin ikinci plana düşmesine neden olmuştur. Bu gün dahi bilim-ahlak ilişkisinin doğru şekilde kurulduğu söylenemez. Şimdiki halde insan aklı tamamıyla kişisel çıkara dayalı “öznel” ahlaki sonuçlar ürettiği için (Horkheimer, 1998; 61) bilimsel sonuçlara dayanılarak varılan hükümlerle ahlak sahası adeta zapt edilmiştir.

 

Kısaca aklın ve bilimin amacı, evreni sonuna kadar anlamaktır. Eğer bilimsel çaba insan aklının sonuna kadar kullanılması demekse, sonuna kadar bilimciliğin savunucusu olmayı bir onur sayalım ama bu arada, insan yaşamı için sadece bilimsel sonuçlara dayanmaya da kendimizi mahkûm etmeyelim.  Bilime dayanarak, insanlık teknoloji alanında müthiş gelişmeler sağlamış, sanat, spor vb. insanı uygarlaştıran faaliyetler için boş zaman yaratmıştır.  

 

Kelimenin derin anlamıyla, ahlak bir idealin –ki buna varoluş sırrı diyebiliriz– insanı baştan başa kavrayan, ona hem güven, hem tatmin hem de coşku veren, insan düşüncesine ve yüreğine yeni hamleler sağlayan, bütün hayata bir anlam, bir soyluluk kazandıran idealin dile gelişidir. Bir yüzyılda iki korkunç dünya savaşı görmüş insanlığın teknoloji ve bilimden yorulmuş olmalarının gösterdiği sonuçların desteği ile bilimin doğru yerine oturtulması için elimizde,  tarihin diğer bütün zamanlarına göre,  şimdi daha sağlam nedenler var. Makinalar, uçaklar, milyonlarca insanın ölümüne, atom bombası neredeyse bir ulusun yok olmasına neden olduysa buradaki kabahatin bilime, bilim adamına değil, bilimi kişisel çıkara alet eden kimselere ait olduğunu ileri sürmek haklı bir düşünce gibi görülebilir. Ancak, bilim ile bilim adamı ilişkisinde zannedildiği gibi, her zaman masumca bir insanlığa hizmet etmek amacı rol oynamamıştır.  Madalyonun bir yüzü gerçekten oldukça parlaktır. Hastaneler, köprüler olmak üzere sayılamayacak kadar iyilik bilim sayesinde ayaktadır. Diğer yüz ise en az bunun kadar karanlık ve puslu. Bilimin bu ikinci yüzünde, yani, bu gün insanlığın faydasına olan bilim teknolojisini temelinde bile insanların saldırganlığı var.  Gerçekte ise, pozitif yasayı bulanla bu yasayı uygulayan aynı adam oluyor. Atom dünyasının sırrına eren Joliot, atom enerjisini kullanmak isteyen yine joliottur.  Dolayısıyla, bilen ve harekete geçen çoğunlukla aynı insandır; bilimsel buluşlarda bu ilişki oldukça açıktır. Çeliğin, gazın, atom bombasının ortaya çıkardığı acıları, sinemanın yaydığı budalalığı, radyonun yaydığı yalanları; bu teknolojileri ortaya çıkaran insanların niyetlerini göz ardı ederek, tamamıyla bilimi kötüye kullanan insanlara yüklemek doğru değildir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sonuç

 

Evrendeki tüm olayların gerçek nedenlerini açıklamada sadece deneye yer veren modern bilimin, ahlaktan gelenekten bağımsız olarak, insani olan her alana mihenk teşkil etmesi sürecini yaşıyoruz.  İndirgemeci yaklaşımı temel alan modern düşünüş, bilim dallarının daha yüksek ilkelerle bağlarını kopartmış, buna bağlı olarak bütüncü yaklaşımdan uzaklaşmıştır. Bunun, başta, zihinsel, toplumsal olmak üzerek pek çok alana etkileri yansımıştır. Bir gerçekliğin kendisini diğer gerçeklikten koparması demek olan aşırı uzmanlaşma, her şeyden önce parçaların mutlaklaştırılmasını getirmiş; her mutlaklaştırma ise bir iktidar alanı oluşumuna yol açmıştır.  

 

Daha da temelde özne ile nesneyi birbirinden ayıran kartezyen düalizmden söz etmek gerekir. Özne ve nesne ilişkide yararcılık düşüncesine dayanan öznel akıl, parçalayıcı, analitik ve biçimseldir. Buna karşın nesnel akıl, öz ile görünüş, nesne ile özne, parça ile bütün arasında kurulabilen farklı bir tutumdur. Öznel akıl, belli bir amaca uygun araçları bulma kabiliyeti olduğundan, daha başından bir erekle hareket ettiğini söyleyebiliriz. Bu durum aklın kendi dışındakileri araç konumuna iten tutumudur. Bu saptamaya bağlı olarak, bilimin/teknolojinin, siyasal iktidarın veya güçlü sınıfların bir iktidar aracı haline geldiğini söyleyebiliriz.

 

Modern bilimle, özellikle matematiğe yararcılığı maksimize etmek üzere başvurulması ile birlikte, doğaya organizma olarak değil, bir mekanizma olarak bakılır hale gelmiştir. Bu süreçte doğa ve matematik, sahip olduğu sembolik anlam dünyasından olgular dünyasına geçmiştir.

 

Batı tarihinde gelişen bir sosyo-ekonomik yapı olarak kapitalizm, bilgi, teknoloji ve kazanç elde etme arasında bugüne kadar hiç olmayan yakınlaşmayı sağlamıştır. Bilim –artık bir teknoloji olarak- hakikat özleminin değil, daha çok zengin olma arzusuna bağlıdır. Bu durumda bilimin serüveni, amaçlar dünyasından araçlar dünyasına yol almıştır. Doğayı dönüştüren, onu hakimiyeti altına alan bilim, bir kez güç unsuru olduktan sonra insanın insana hakim olmasının da bir aracı haline gelmiştir.

 

Bilimin bir teknolojik güç olarak diğer insan ve toplumlara karşı kullanılmasının yanı sıra pozitivist bir temeli olan sosyal bilimler, batının batı dışı toplumların denetim altına almasında bir meşruiyet aracı haline gelmiştir. Sanayileşmiş batı ülkelerinin yayılmacı politikalarının en çok da pozitivist gelenekten gelen düşünürler, teorisyenliğini yapmıştır (Mill gibi). Doğa bilimine yönelik teoriler, insan dünyasına aktarılmakta gecikmemiştir (Spencer, Darwin gibi). Pozitivist anlayışın toplumu düzenleme işlevi, tarihselcilikle tamamlanır. Bu anlayışa göre, tarih, bilimin (aslında insan kurgusu olan teorilerin) kurallarına göre işleyecektir.

 

Newton’cu mekanik evren tasarımı toplumun gelenek, alışkanlık ve pratiklerinin zaman içinde biçimlenmiş iki önemli kavramı olan ahlak ve hukuku da kendi yörüngesine katan anlayışa da kaynaklık etmiştir.  Hal bu ki, bilimsel olarak bir şeyin doğru olması, insan için de mutlaka/her zaman iyi olmasını gerektirmez. Kullandığı yöntem gereği (modern=deneyselliğe dayanan) bilimden, değer yargıları türetilemez. Bilimsel sonuçlara dayanarak varılan hükümlerin (kaynağını etik’ten almayan) bir ahlaki hüküm üretmesi kabul edilemez.  Bilim ve ahlakın sınırlarının doğru tespit edilmesi, insanlık için çok önemli bu iki kavramın kendi mecralarında ilerlemesinin tek güvencesidir. Böylece ne ahlak, bilimin alanını daraltarak, maddi uygarlığının gelişimde frenleyici bir etki doğurabilir ve ne de “deney gücü”nü meşruluk zırhına dönüştüren bilim ahlakın yerine geçerek  “iktidar” aracına dönüşebilir.   

 

 

 

KAYNAKÇA

Acot, Pascal, Bilim Tarihi, Türkçeye Çev. Nermin Acar, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2005

Exupery, Saint, Küçük Prens, Çev. Yaşar Avunç, 10.b., İstanbul: Mavi Bulut Yayınları, 2006

Fromm, Erich, Sahip Olmak ya da Olmak, çev. Aydın Arıtan, ( İstanbul: Arıtan Yayınevi, 2003

Garaudy, Roger, İnsanlığın Medeniyet Destanı, çev. Cemal Aydın, İstanbul: Türk Edebiyat Vakfı Yayınları, 2006

Garaudy, Roger, Entegrizm, 2. b., çev. Kamil Bilgin Çileçöp, İstanbul: Pınar Yayınları, 1993

Guenon, Rene, Modern Dünyanın Bunalımı, Çev. Nabi Avcı, İstanbul: Yeryüzü Yayınları, 1979

Habermas Jurgen, İdeoloji Olarak Teknik ve Bilim, Çev. Mustafa Uzel, 2.b, İstanbul; Yapı Kredi Yayınları, 2002

Hayek, Friedrich, Kanun, Yasama Faaliyeti ve Özgürlük, çev. Atilla YAYLA, Basım Yeri Belirtilmemiş, 1994

Hayek, Friedrich A. Von, Kölelik yolu Çevirenler, Turhan FEYZİOĞLU, Yıldıray ARSLAN, Ankara: Liberte Yayınları, 2004

Horkheimer, Max, Akıl Tutulması, 4 Çev. Orhan Koçak, 4.b,  İstanbul: Metis Yayınları, 1998

İnam, Ahmet, Teknoloji Benim Neyim Oluyor, Ankara, ODTÜ Yayınları, 2005

Kazgan, Gülten, İktisadi Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, 6.b, İstanbul: Evrim Matbaacılık, 1993

Kuhn, Thomas, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev. Nilufer Kuyaş, İstanbul: Kırmızı Yayınları, 2005

Kutluer, İlhan, Modern Bilimin Arkaplanı, İstanbul: İnsan Yayınları, 1985

Lyotard, J.F. Postmodern Durum, Çev. Ahmet Çiğdem, 3.b, ( İstanbul; Vadi Yayınları,   2000

Magee, Bryan Karl Popperin Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı, Çev. Mete Tunçay, 2.b, İstanbul: Remzi Yayınları, 1990

Mayor, Federico, Forti Augusto, Bilim ve iktidar, 12. b., çev Mehmet Küçük, Tubitak Popüler Bilim Kitapları,  Ankara, 1997

Nasr, Hüseyin, İnsan ve Tabiat, Çev. Nabi Avcı, İstanbul: Ağaç Yayıncılık, 1991

Popper, Karl, Tarihselciliğin Sefaleti, çev. Sabri Orman, 2.b. İstanbul: İnsan Yayınları

Sarp Erk Ulaş Felsefe Sözlüğü, , Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları, 2002

Shapin, Steven, Bilimsel Devrim, çev. Ayşegül Yurdaçalış, İstanbul: İzdüşüm Yayınları, 2000

Touraine, Alaine, Modernliğin Eleştirisi, 2.b, Çev. Hülya Tufan, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1995


 

* Yrd. Doç. Dr., Kafkas Üniversitesi, İİBF, Kamu Yönetimi Bölümü

Ana Sayfa >> Makaleler